Çukurova Press Twitter

“RÜZGÂRIN KANATLARINDA” SİVAS KATLİAMI

Lagos Balık
01 Temmuz 2018 62 views 0

Yananlar insanlığın ve aydınlanmanın,

Yakanlar ise, karanlığın ve alçaklığın anıtı oldular

 

O oteli yakmak için toplanan ağzı salyalı, kafası örümcekli, aklı karanlık, niyeti bozuk yaratıkların tamamını toplasanız, insanlığa, bir ozanın kırık sazı kadar hayırları olmamıştır…

 

O GÜN…

O gün 2 Temmuz 1993

Temmuz bütün sıcaklığı ile yine geldiğini hissettiriyordu.

Aydınlık, sıcak ve tembel bir gün; Bu gün son yılların en uğursuz günü olacağını bilmiyordum bile…

Esinmiş olduğum alışkanlıkla sabah erken kalktım…

Sabah benim için aydınlığın başlaması, gazete, ekmek ve müzik demektir.

EMPERYALİST SALDIRININ DESTANI

Beni benimle buluşturan müzik parçalarını kasetlere alır ve o sabah ki psikolojime göre dinlerdim.

Kış mevsiminde Kenny J’nin verdiği zevki, yaz mevsimlerinde George Zamphir verir.

Bir de her mevsimin müzikleri vardır; Tracy Chapmen, Joan Baez, Demis Rousos gibi…

Raymond Le Fevre senfonik orkestrası sizi huzur denizinde gezdirirken, Orf’un Carmino Bruna’sı inişli çıkışlı bir hayatın ortasında hissettirir.

Ve sonsuzlukta gezinti; George Zamphir’in Silk Worg’u (İpek yolu)

Viktor Jara’yı her dinlediğimde bir kez daha doğar ve bir kez daha onun acılarını hissederek ölürüm. Direnişin müziği olarak daima hafızamdadır.

O dönemde en çok dinlediğim müziklerden biri Irak İşgalini notalarla anlatan Peter Gabriel idi… Gabriel’in müziği başlı başına emperyalist saldırının bir destanıdır.

Tabi ki yine Grup Yorum o zaman vurulan her kilidin ardından ses veriyordu.

Grup Yorum’un ezgileri, onu hapseden anahtarın kilit seslerinden daha gür çıkıyordu.

Grup Yorum, Aşık Gevheri’nin sözleri ile insanları dağlara davet ediyordu:

“Başına bir hal gelirse canım / Dağlara gel dağlara…

Seni saklar vermez ele / Dağlara gel dağlara…”

Bu çağrıya Muhlis Akarsu cevap veriliyordu:

“Dağlar seni delik delik delerim / Kalbur olur toprağını elerim…”

Dağların çağrısına uyanlar, 1994’te dedik delik delindiler.

 

VE YİNE O GÜN: 2 TEMMUZ 1993

O sabah bir müzik dinlemek istiyordum; tembel ve miskin günün başlangıcında kahvaltı yaparken dinleyebileceğim… Seçmeye başladım.

Arif Sağ… Hayır, bu olmaz; Neşet Ertaş, yok bu da uygun değil…

Kenny Rogers? Olmaz şimdi Contry müzik dinleyecek kafada değilim…

İşte Ruhi Su ile Sümeyra Çakır’ın seslendirdiği “El Kapıları…” (Bu da olmaz, her ne kadar bu kasetin cenazemde çalınmasını vasiyet ettiysem de bu gün bunu dinleyemem.)

Müzikler anı trenine binmişim gibi beni boşlukta gezdirip duruyordu.

Çok ilginç, demek ki farkında olmadan karmakarışık duygular içersindeyim ki, hangi müziği dinleyeceğimi seçemiyorum; Yavuz Top, Muhlis Akarsu…

Beethoven 9. Numaralı senfoni… Carl Orff!un Carmino Brono… Oysa ne severdim bunları…

Neredeyse vazgeçip, kendimi karşı ilkokuldan gelen neşeli çocuk seslerine ve evimizin az ilerisinde bulunan ağaçta doluşan kuş cıvıltılarına bırakacakken, dinleyeceğim müziği buldum: Hasret Gültekin…

 

BENİ DONDURAN SESLER

Tavşan nasıl ki ani ışık karşısında çaresizdir ben de Hamiyet Yüceses, Joan Baez, Ruhi Su, Sümeyra Çakır, Tracy Chapman, Zeki Müren, Mediha şen Sancakoğlu’nun sesini duyunca donar kalırım. (Şüphesiz ki aklıma gelmeyen daha çok ses vardır)

Ve hasret Gültekin’den “Derman Sendedir” ezgisi ile güne başlmaya karar verdim.

Dünyanın en güzel denizlerinden biri notalar ve ezgilerin oluşturduğu br dünyadır. Orada, temizlik, paklık ve masumiyetin egemenliği vardır. Orada kelimeler yaaklar için değil, özgürlük için dillerden dökülür. Gözlerin rengi değerini kaybeden bakışlar önem kazanır.

 

DERMAN SENDEDİR

İşte o zaman kendimi Temmuz başlangıcının sabah serinliğine bıraktım. Kendimden bir deniz yapmıştım; Sabah serinliği, Hasret Gültekin’in sesi ve bağlamasından yükselen ezgilerinden oluşan bir deniz.

“Vakti seherde / Açılır perde / Düştüğün yerde / Derman sendedir.

Düşmüşüm kaldır / Mihnetim oldur / Ağlarım güldür / Derman sendedir

Benim bi çare / Kaldım avare / Yürek pür yare / Derman sendedir…”

 

Hasret Gültekin o sabahımı ve dünyamı güzelleştirdi.

Birkaç zamandır basından takip ediyorum. Sivas’ta “Pir Sultan Abdal Kültür Etkinlikleri” düzenlenmişti. Bu etkinliğe güzel yurdumun, güzel sanatçıları davet edilmiş ve etkinlik Türkiye- belki de dünya) çapında bir festival havasına bürünmüştü.

Böyle güzel bir etkinlik elbette ki “Hasret Gültekin” olmasaydı eksik kalacaktı.

Üstelik Hasret, Hem Sivas’lı hem Alevi’dir…

Üstelik Hasret, Aşık Veysellerin, Hasan Hüseyinlerin, Erdal Öz’lerin, Muhlis Akarsu’larınMuzaffer Sarısözlerin yurdundandır…

Bunlar Pir Sultan’un ruhuyla doğup, Aşık veysel’in felsefesiyle büyüyenlerdir. Böyle bir toprağın çocuğu olan Hasret Gültekin’sin, Pir Sultan Abdal etkinliği tabi ki eksik kalırdı.

Ancak gelin görün ki, Gültekin, müzik eğitimi ve çalışmakları için Paris’tedir.

Böylesine güzel insanların, böylesine güzel etkinliği için yapılan daveti reddetmek, Hasret Gültekin’in yapacağı iş değildi.

Bir günlüğüne bir olsa Candaşlarının yanında olmaya karar verdi.

Tabi bu kararı verirken sonsuza kadar aynı kaderi paylaşacaklarını ve daima birlikte anılacaklarını bilmiyordu.

“RÜZGARIN KANATLARI”

O 2 Temmuz 1993 sabahı, Rüzgârın Kanatları adını taşıyan albümü doyasıya dinledim ve iş yerine gittim.

Yan odada açık bulunan radyodan yükselen sesleri anlamıyordum ama ruhları karartan bir uğursuzluğun atmosfere yayıldığını hissediyordum.

Kulak verdim:

“Sivas, Pir Sultan Abdal” , “Madımak”, Aziz Nesin”, “Allahu Ekber”, “Duman”, “Yangın” gibi birbiri ile ilişki kuramadığım kelimeler duyuluyordu.

Etkinliğin yapılacağı Madımak Oteli ateşe verilmişti.

Eve gittim. Televizyonu açtım ve sabah ruhumu temizleyen Hasret Gültekin’in albümünü yeniden buldum ve dinlemeye başladım.

Haberlerle birlikte dinliyordum hasreti.

Aralarında Hasret Gültekin, Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok, Ozan Türkyılmaz’ında bulunduğu 37 kişi… (Buraya ne yazacağımı bulamadım. “Öldüler” diyemedim, “Yandılar” diyemedim… “Boğuldular diyemedim… hala ne yazacağımı bilemiyorum)

Yananlar insanlığın ve aydınlanmanın, Yakanlar ise, şeytanlığın ve alçaklığın abidesi oldular.

İNSANLIĞIN VE ALÇAKLIĞIN ANITI

Bir akşam eve geldiğimde komşumun bahçesinde bulunan dut ağacının yerle bir olduğunu gördüm. İnsanların yaz sıcağında gölgesine sığınıp serinlediği bu ağaç, sahipsiz bir ölü gibi boylu boyunca yerde uzanıyordu.

Meseleyi öğrendim: Ağaca gelmiş ve çevreye neşe saçan kuşlar, park etmiş olan otomobillerin üzerine pisliyordu. Otomobiller zarar görmesin diye sitenin yöneticisi ağacı kesmiş.

O ağacın insanlığa yaptığı katkıyı onu yok eden sitenin yöneticisi bir yaşam boyu sağlayamaz. Yetersizliğinin, zavallılığının öfkesini almıştır o ağaçtan. O ağaca gelen kuşların bıraktığı pisliğin toprağa vermiş olduğu faydayı bile sağlayamaz o alçak yok edici.

Sivas’ta da aynı kafa, insanlık, sanat, neşe, güzellik düşmanı olan bir güruh sonsuza kadar lanetlenecek bir katliamı gerçekleştirdi.

Aralarından bir sanatçı, bilim insanı, bağlama üstadı, felsefeci, yürek titreten bir ozan çıkaramayan bu müsveddeler, kendi konumlarını yerini belli ettiler: Bütün kutsal dinlerin ve dolayısıyla insanlığın günah çukuru…

O oteli yakmak için toplanan ağzı salyalı, kafası örümcekli, aklı karanlık, niyeti bozuk yaratıkların tamamını toplasanız, insanlığa, bir ozanın kırık sazı kadar hayırları olmamıştır…

Not: Adana’da kim, konuya nasıl bakmış?” Gelecek bölümde…

 

 

 

Lagos Balık
SEDAT MEMİLİ
SEDAT MEMİLİDiğer Yazıları
BENZER KONULAR
YORUM YAZ

MAGAZİN
Çukurova Press Twitter
ümraniye escort ümraniye escort göztepe escort kadıköy escort kadıköy escort ataşehir escort antalya escort