Çukurova Press Twitter

GÖLGE ET! BAŞKA İHSAN İSTEMEM…

Lagos Balık
05 Eylül 2018 35 views 0

 

 

Belki de heveslerim ihtiyarlıyor; hüznüm yaşlanıyor…

 

“Gölgeler ne hoş, büküle büküle

İniyor karşı yamaca bu akşam

Bende şu kumsal ince kakülüne

Ruhumla böyle süzülüp karışsam

Gölgeler gibi büküle büküle…

 

Bahçelerde son güller dökülüyor

Ömrümüz gibi bahar da geçiyor

Sevgilim şimdi ne hazin gülüyor

Şu koyu yeşil gözler içinde

Yeşil bir mehtap ruhu dökülüyor… “

 

Bir çok şeyi unutan hafızam, bu şarkının sözleri ve mırıltısını bana unutturamamıştı. İlk okul 2. Sınıfında iken öğretmenin İlyas Arslan, (Adana Akkapı ilkokulundan sonra taşınmak zorunda olduğumuz Mersin’de şimdi Fatih Deveci olan Kurtuluş İlkokulu) bize bu şarkıyı öğretmişti.

Sekiz dokuz yaşında bir çocuk, sonbahara, gölgelere ya da akşamlara neden hüzünlenir? Bu şarkıyı uzun yıllar mırıldandım. Ne sözlerini ne de ezgisini hiçbir yerde duymadım. Sadece aynı sıraları paylaştığım arkadaşlarım biliyordu. Kayıtlarda olmayıp, hafızalarda yaşayan bu şarkının sözlerine nihayet geçen yıl rastladım: Türksözü Gazetesi’nin 22 Haziran 1935 tarihli nüshasında… Gözlerime inanamadım. Beni yıllardır etkileyen bu şarkının sözleri Halit Fahri’ye, müziği ise Recep’e ait.

Kayıtları olup, bu eserin yaratıcılarını saygı ve rahmetle anıyorum.

Hala neden hüzünlendiğimi bilemiyorum. Belki de mistik anlamlarla yoğrulan bu kavramlar, (gölge, akşam, sonbahar) insan ruhunu tahmin ötesi etkiliyor. Bilmiyorum.

Ancak şunu biliyorum: gölgeler, özellikle kırsal yaşamın değişmez ve en etkileyici motiflerinde biridir.

Hele çocukluğumu tükettiğim Akkapı Mahallesi’nde, elektriğin bilinmediği yıllarda gaz lambasının sarı sıcak ışığının korkutucu gölgesi vardı. Yedi sekiz kardeş bir yatakta bir ters bir düz yattığımız zamanlar, bir kenarda duran gaz lambasının ışığında gölgeler yaparak birbirimizi korkuturduk.

Gölgelerle korkutmanın sadece bir çocuk oyunu olmadığını yıllar sonra öğrenecektim.

Benim çocukluğumda en korkutucu gölge: “Komünizm geliyor, din elden gidiyor” gölgesi idi.

 

Gölgeler ilk çağdan beri insanlığı etkilemiştir. İlk çağ insanı, gölgenin kendisine yaşam veren bir ruh olduğunu sanırdı. Bu yüzden, ilk çağ insanı güneşin batışından ve akşamla başlayan gecenin karanlığından korkardı.

Gece karanlığı için şeytanın ilk atası da diyebiliriz.

Gölgesini kaybeden insan, yaşam cevherini de kaybetmiş sayılırdı. Nasıl yaparlardı bilmiyorum ama o çağda bile gölge tüccarları oluşmuştu. Bu tüccarlar – ki zannederim, büyücü veya din adamlarıydı – gölgesini kaybedenlere ücreti mukabili gölge temin ederlerdi.

 

Gölgeler, her anlayışta farklı anlamlara büründü. İlk çağın yaşam cevheri olan gölgeler, günümüzde şeytanın temsilcisi oldular. Ama tüccarlık anlayışı değişmedi. Günümüzün tüccarları, gölgeler üretip ona karşı savaş ilan ederek, insanlığı sürekli bir dramın içine sokmuşlardır.

 

Gölgeden korkutmak evrensel bir kavram olmasına karşın hangi gölgeden korkulacağı yerel bir konudur.

Türkiye’de korkulan gölgeler ile İsveç’te korkulan gölgeler aynı değildir. Uzak Asya’da yolsuzluğa karışmak bir yönetici için İstifa veya intihar nedenidir; Ortadoğu’da bir iftihar ve yönetimde sürekliliğin nedenidir.

 

Gölge tüccarlığının da ilk çağlarda kaldığı düşünülmesin, günümüzde gölge tüccarları, ülkelerin durumuna göre gölge ticareti yapmaktadır. Emperyalist ülkeler, en büyük gölge üreticileri olup, geri bıraktırılmış ülkelere etnik köken veya mezhep gölgesi ihraç ederler.

Gölge tüccarlarının gölgelere inanıp inanmamaları önemsizdir; önemli olan, gölge alıcılarının bu gölgelere inanmasıdır. Anlayacağınız, gölgelerin de müşterisi vardır. Nasıl ki bir ürünü pazarlamak için önce o ürünün müşterilerinde talep yaratma ihtiyacı olur, gölgeler içinde talep edecek örümcek kafalı müşterilere ihtiyaç vardır. Bu müşteriler yoksa, bunların yetişeceği sistemler üretilir.

 

Gölgelerden nereye geldi?

Değerli dostlarım, gölgelere böyle alçaklık penceresinden bakmayı daha başka zamana bırakarak, biz yine Adana’nın masum gölgelerinden söz edelim.

 

ADANA’DA GİZLİ GÖLGE DÜŞMANLARI

 

Adana’nın önce mevsimleri çalındı şimdi de gölgeleri yok ediliyor. Adana’ya hüzünlü duyguları taşıyan sonbahar, Ulus Parkı, Atatürk caddesi ve Ziya Paşa Bulvarının çınar yapraklarıyla gelirdi. Bu hüznü herkes severdi. Zamanın adanası hüzünleri ve sevinçlerine barışıktı. Çünkü Adana 4 mevsim’in doyasıya yaşandığı kentlerdendi. Gölgeler kenti olan Adana, mevsimleri ve gölgeleri çalınmış kent olarak hüzünle şehirler arasında yerini almaya başladı.

Bu duygular sadece Adana için değil bütün Türkiye için geçerliydi. O yüzden Alpay’ın “Eylülde Gel” ve Yıldırım Gürses’in : “Düşen bir yaprak” şarkısı bütün milletin duygusal marşıydı.

Gençliğinde bu şarkılarla hüzünlenmemiş bir insan düşünemiyorum. Ben daha da geriye gidiyor ve gölgelerin büküle büküle kaybolduğu akşamlarda ben de kayboluyorum.

 

Neslimizin en büyük talihsizliği, çağdaşlığı “yıkım” olarak algılayan yöneticiler grubuna denk gelmiş olmamızdır.

Kırsal alana AVM inşa ederek hep toprağın verimliliğini yıktılar hem de şehir içinde küçük esnafın geçim kaynaklarını…

Arabaları için toprağın üzerini betonla kaplayarak hem toprağı öldürdüler hem de araba borcu için kendilerine inşa ettikleri dört duvardan hapishanelerinde eşleriyle kavga ettiler.

Sebze ve meyce ürettikleri ve yaşadıkları birbirlerini tanımadıkları hücre evlerde mutluluk aradılar.

Bahçelerindeki gölgeli ağacı kesip, arabalarına oto park yaptılar ve sonra da çocuklarına doğa sevgisini öğreten özel kurslar aldırdılar.

Gölgeleri yok edip, kendilerini cehennem sıcağına mahkum ettiler ve imdi de gölgelerin altını paraya çevirecek siyasal rant kapıları oluşturdular.

 

O yüzden sonbahar gelmiyor kentimize; o yüzden düşen yaprakları göremiyor ve yine o yüzden sevdiklerimize eylülde randevu veremiyoruz.

**

 

Biz gölgelerin uzaması ile akşam olacağını bilir hüzünlenirdik; şimdi de gölgelerin uzamasıyla güneşin batıyor olduğunu görüyor ve hüzünleniyoruz.

 

“GÖLGE ET! BAŞKA İHSAN İSTEMEM!”

İçinden yelkenli geçen ırmaklar gibi, içinden gölge geçen en ünlü deyiş, Diyojen’e aittir: “Gölge etme! Başka ihsan istemem…” O, dönemin hükümdarına karşı bir baş kaldırış olarak söylüyor.

“Gölge etme!” dileğini kime, hangi amaçla ne ne zaman söylediğiniz önemlidir.

Ben de aynı başkaldırışı küçük bir değişiklikle tekrar ediyorum:

Ey bağımsızlık düşüncem, üreten ve müreffeh Türkiye özlemim,

Ey dalgalanan bayrağım,

Ayrıştıran değerleri bir kenara atıp, birleştiren değerlerde olma düşüncem:

“Gölge edin, başka ihsan istemem…”

Bu arada, ağaç düşmanlarına da sesleniyorum: Bu dünyaya bir ağaç kadar katkısı olmayan insanların, bizi ağaç gölgesinden mahrum etmelerine dayanamıyorum…

 

Ben kendi düşüncelerimin gölgesinde Karataş / Yenice Köyü ile Kızıltahta / Kırmızıdam geçidinde bulunan Seyhan kıyılarındaki ağaç gölgeme gidiyorum:

İhtiyarlayan heveslerim ve yaşlanan hüznümle baş başa…

 

 

 

 

Lagos Balık
SEDAT MEMİLİ
SEDAT MEMİLİDiğer Yazıları
BENZER KONULAR
YORUM YAZ

MAGAZİN
Çukurova Press Twitter