Çukurova Press Twitter

SERİ PENALTI ATIŞLARI TARİHİ (2)

10 Temmuz 2018 8 views 0

ANDREAS PİRLO’ dan bir penaltı hikayesi

 

Fransa’yla oynadığımız final maçında, fazlasıyla bana ait olduğunu hissettiğim bir an var.

Milli Takım hocası Marcello Lippi, uzatmanın bitiminde yanıma geldiğinde kafamda çanlar çalmaya başlamıştı. Kafamın içindeki gürültünün çok daha yüksek olmasını isterdim çünkü sesler harika bir teknik direktör olan Lippi’nin ağzından çıkan iki sözcüğü duymamı engelleyemedi.

 

“İlki senin.”

 

İkimizde bunun ilk penaltı anlamına geldiğini biliyorduk. Topun başına gidecek ilk kişi olmak , bir futbolcunun oynayabileceği ya da hayal edebileceği en inanılmaz, en büyük maçtaki işkencenin başlama vuruşunu yapmak… Bu iyi bir haber değildi. Çünkü ilk penaltıyı size attırmaları, en iyi penaltıcı olduğunuzu düşündükleri anlamına gelir fakat bu aynı zamanda, penaltıyı kaçırdığınız takdirde baş dallama ilan edileceğiniz manasına gelir.

 

Sağa; hayır sola çünkü kalecinin zayıf yanı orası. Hayır, hayır, üst köşeye vuracağım, oraya erişmesi mümkün değil. Ama ya beceremezsem ve top üstten auta giderse ?

 

Bir türlü karar veremiyordum, lunaparktaki çarpışan otonun direksiyonuna geçmiş gibiydim; zihnim karman çormandı. Gerçekten ne y apacağımı bilemiyordum fakat en kötü an henüz gelmemişti. Bir maçın sonucu, bir adamın, bir ülkedeki milyonlarca kişinin umutlarını kurtarmaya çalışan bir kaleciyle karşı karşıya gelmesiyle belirleneceği zaman sizi kaderinize teslim eden sadistçe bir grup ayini söz konusudur. Sizi, kurban etme töreni için sahneye çağırırlar.

 

İki takım orta yuvarlakta toplanır ve bir oyuncu penaltı noktasına yollanır. Bunu kimsenin yaşamasını istemem. Altı üstü elli metre yürürsünüz fakat tam da korkularınızın kalbinden geçen, felaket bir yolculuktur bu. Ölüme giden bir adamın darağacına yaptığı yürüyüş desek biraz abartı olur ve çok da uygun olmaz ancak yine de bu örneğin, durumu açıkladığına inanıyorum.

 

Yerden kalkıp penaltı noktasına ilerlemeye başladım. Sıra bendeydi ve ben de içgüdülerimle hareket ettim.

 

Tam ortaya, hafifçe yukarı doğru vuracağım. Barthez kesinlikle yatacaktır. Bu vuruşu ayaklarıyla kurtaramaz.

 

O an gerçek bir işkence. Bir ızdırap fırtınası. İçinizde ve etrafınızda kopan bir kasırga var. Orta yuvarlaktan penaltı noktasına gidiş, şiddetli duygularla dolu.  Ben yavaş yürümeyi seçtim. Bilinçaltım, hiçbir detayı kaçırmak istemiyordu. Bu andan mümkün olan her şeyi almak istiyordum. Saniyeleri saatlere ve attığım her adımı dramatik bir hikayeye çeviren, sahadaki bu yürüyüşü asla unutmayacağıma dair yemin ettim.

 

Ancak bunu başaramadım. Birkaç güzel şey zihnimden uçup gitti ve aklımda yalnızca bölük pörçük hatırlayabildiğim birkaç an kaldı. Sahaya, sanki oynadığım diğer hiçbir sahaya benzemiyormuş ve kramponlarım sanki normal çimden farklı, daha yumuşak bir zemine basıyormuş gibi uzun uzun baktım. Kramponlarımda çocuklarımın isimleri yazılıydı ve belki de sırf onlara zarar vermemek için böylesine  yavaş yürüyordum.

 

Arada sırada kafamı kaldırıp yürüyüşümün biteceği yöne doğru, belirsiz bir noktaya bakıyordum. Barthez’i göremedim; kale arkasında kümelenmeye başlayan fotoğrafçıların flaşları gözümü alıyordu.

 

Umarım beni kör etmezler. Ve dilerim ki çok rahatsız etmezler.

 

Nefesimi tutmuş halde ceza sahasına girip topu yerden aldım. Top , en az üzerimdeki baskı kadar ağırlaşmıştı. Boffon’la göz göze gelmeye çalıştım. Kafasını sallaması, ufak bir mimik yapması, küçük bir tavsiye vermesi… Herhangi bir şey bana yetecekti. Fakat Gigi’nin kendi dertleri vardı ve benimkiler için hiç vakti yoktu.

 

Topu okşamak, kesinlikle yapmam gereken bir hareketti. Sonra kafamı gökyüzüne kaldırdım ve yardım istedim zira Tanrı vardıysa kesinlikle Fransız olamazdı. Uzun ve derin bir nefes aldım. Nefes benimdi ama pekala ayın sonunu getirmeye çalışan bir işçinin, boktan bir zengin iş adamının, bir öğretmenin, bir öğrencinin, turnuva boyunca yanımızdan ayrılmayan İtalyan gurbetçilerin, varlıklı Bir Milanolu hanımefendinin veya sokağın köşesinde bekleyen bir fahişenin de olabilirdi. Tam o anda, bu saydığım insanların hepsiydim.

Bana inanmayacaksınız ama tam o anda İtalyan olmanın ne kadar harika bir şey olduğunu anladım. Gerçekten karşılığı olmayan bir ayrıcalıktı bu. Siyasetçilerin içi boş söylevlerinde böylesi bir anlayışa hiç rastlayamadım. Güç ve para için siyasete girip taklalar attıkları sırada nelerden bahsettiklerini bildiklerini sanmıyorum. Tarih kitaplarını okurken de benzer bir his yaşamamıştım, belki bunun nedeni çoğu zaman kapaklarını açmamam ve onları tozlanmak üzere bir kenara atmış olmamdı.  Annem ve babam, bana bu konuda yaptıkları uyarılarda haklıydı.

 

Bir penaltıyı atmadan önce zihnimin böylesine açılacağı ve daha üst bir kavrayış seviyesine geçeceği asla aklıma gelmezdi. Kusurlu, birçok  defosu olan, kötü kullanılmış, eski ve yıpranmış ama buna rağmen emsali olmayan bir otomobilin içini, nasıl çalıştığını görür i

Penaltıyı gole çevirdim. Kaçırmış olsam dahi, çıkardığım ders aynen kalacaktı. Belki de çaresizlik anıyla beraber bu dersin etkisi katlanarak artacaktı. O anda hissettiklerimi milyonlarca insan tarafından aynı zamanda, aynı şekilde , aynı nedenle, herhangi bir ortak noktada buluşamayacak kadar birbirlerinden farklı olan şehirlerde de hissedildiğini bilmek olağanüstü bir his.  Topa vurmadan bir saniye önce gelen o ılık ürperme hissi, bugüne kadar vücudumda algıladığım en canlı histi.

 

Bu hislerden aylar sonrasında da bahsedecektik. Kısa zaman sonra Almanya’dan, anlatılacak birçok şeyi biriktirerek dönen tek kişi olmadığımı fark ettim.

 

O penaltı, kendimi nasıl tanımladığımı açıklamama da yardımcı oluyor. Genelde kimse bana inanmayacak ama 2006 Dünya Kupası’nda

Topu kalenin ortasına vuran Pirlo, 2012 Avrupa Şampiyonası’nın çeyrek finalinde topun dibine giren Pirlo’ya kıyasla gerçekte olduğum kişiye daha yakın; her ne kadar her iki pozisyonda da hedef aynı, yani hata riskini en aza indirecek seçeneği değerlendirmek olsa da durum bu.

 

Açıkça söyleyeyim Totti’yi  taketmedim. Totti, 2000  Yılındaki Avrupa Şampiyonası’nda Hollanda’ya karşı oynadığımız maçta, penaltıyı atmadan önce Luigi Di Biagio ve Paolo Maldini’ye topu aşırtacağını söylemişti. Bense kararımı son anda, İngiltere’nin kalecisi  Joe Hart ‘ı çizgi üzerinde türlü hareketler  yaparken görünce vermiştim. Topa gelirken halen nasıl bir vuruş yapacağımı bilmiyordum.

 

*

GARETH SOUTHGATE  PENALTIYI  KAÇIRINCA !

Sonra ? Almanlar geldiler ve tüm partiyi bozup gittiler. Penaltı laneti geri döndü.

Beşer isabetli vuruş sonrası sıra Gareth Southgate ‘teydi. Kaçırdı. Ardından Andreas Möller ‘in iki eli belinde zafer pozu Wembley’i sessizliğe gömdü. Ertesi gün, The Sun  gazetesinin manşetinde Southgate vardı, fotoğrafının yanında “Stupid” (Aptal) yazıyordu.

Ve sanmayın ki kaçan bir penaltının ağırlığı, sadece gazete manşetlerinden ibaret olacaktı. Football’s Coming Home’u yeniden düzenleyen “The Business” grubu , partinin sonunda – gerçek anlamıyla – eve dönen (pardon evde kalan) İngiltere’nin en yalnız adamına sesleniyordu.

“Gareth Southgate topun başında,

Eline geçen fırsata inanamıyor

Kahramanlığın bir dokunuş uzağında

Ama topu kaleciye yolluyor, ne salak ama!

Sola vurabilirdi, sağa vurabilirdi

Fark etmezdi ama o beceriksizin tekiydi

Şansımız da böyle yitip gitti

Çünkü burnunun büyüklüğünden topu görmedi

Southgate evine dönüyor,

Ah hayır, dönemiyor

Southgate otobüsü kaçırdı !

Şu an dans ediyor olabilirdik

Ama o, lanet olası penaltıyı kaçırdı.

(Onur Erdem- Socrates)

Kıssadan Hisse : Penaltıyı atarsan kahraman, kaçırırsan aptalsın..

Lagos Balık
MUSTAFA CİNERDiğer Yazıları
BENZER KONULAR
YORUM YAZ

MAGAZİN
Çukurova Press Twitter
besiktastayim.net/sislikent.comumraniyekombiservis.orgbeylikduzubizimkent.comatasehirmeb.com