Türkiye’de tarımın en büyük çelişkilerinden biri artık herkesin bildiği ama bir türlü çözülemeyen bir gerçektir: Üretici emeğinin karşılığını alamazken, tüketici aynı ürünü fahiş fiyatlarla satın almak zorunda kalmaktadır. Bu durum yalnızca bir ekonomik sorun değil, aynı zamanda bir adalet sorunudur. Çünkü bir tarafta alın teriyle üretim yapan ama borç içinde ayakta kalmaya çalışan çiftçi, diğer tarafta ise temel gıdaya erişmekte zorlanan geniş bir toplum kesimi vardır.
Türkiye’de enflasyonu yukarı çeken en önemli kalemlerden biri gıda ürünleridir. Ancak burada asıl dikkat çekici olan, fiyat artışlarının üreticiye yansımamasıdır. Yani fiyatlar yükselirken çiftçi zenginleşmemekte, aksine çoğu zaman üretimden çekilme noktasına gelmektedir. Bu durumda ortaya çıkan tablo, sistemin sağlıklı işlemediğinin açık bir göstergesidir.
Sorunun kaynağı çoğu zaman yanlış yerde aranıyor. İklim koşulları, maliyet artışları veya dış piyasa etkileri elbette önemlidir; ancak asıl sorun, üretim ile tüketim arasındaki yapının bozuk olmasıdır. Türkiye’de tarım ürünleri uzun ve parçalı bir zincir üzerinden tüketiciye ulaşır. Çiftçi ürünü genellikle hasat döneminde, çoğu zaman borç baskısı altında ve depolama imkânı olmadığı için düşük fiyattan satmak zorunda kalır. Ürün daha sonra tüccar, komisyoncu, hal sistemi ve perakende zincirleri üzerinden el değiştirirken her aşamada fiyat artar. Sonuçta üretici düşük kazanır, tüketici pahalı öder.
Bu tabloyu tersine çevirmek mümkündür. Ancak bunun için geçici çözümler yerine yapısal bir dönüşüm gereklidir. Zaman zaman uygulanan tanzim satış gibi yöntemler kısa vadede fiyatları düşürebilir, ancak kalıcı bir çözüm sunmaz. Çünkü mesele sadece satış noktası açmak değil, ürünün tarladan sofraya uzanan yolunu yeniden kurgulamaktır.
Öncelikle üreticinin pazarlık gücünü artırmak gerekir. Bunun yolu da güçlü üretici örgütlenmelerinden, yani kooperatiflerden geçer. Ancak burada klasik, sadece kâğıt üzerinde var olan kooperatif anlayışının ötesine geçilmelidir. Üretici örgütleri, profesyonel yönetilen, lojistik ve pazarlama kapasitesi olan yapılara dönüşmelidir. Ürün toplama, soğuk zincir, paketleme ve doğrudan satış kanalları bu yapıların içinde yer almalıdır.
İkinci olarak, aracı zinciri kısaltılmalıdır. Aracıların tamamen ortadan kaldırılması zorunlu değildir; ancak gereksiz halkalar sistemden çıkarılmalı, kalan hizmetler ise şeffaf ve denetlenebilir hale getirilmelidir. Bugün birçok üründe fiyatın önemli bir kısmı üretimden değil, zincirin uzunluğundan kaynaklanmaktadır.
Üçüncü önemli unsur, ürünün işlenmesidir. Türkiye’de özellikle sebze ve meyvede büyük miktarda ürün, ya düşük fiyattan satılmakta ya da israf edilmektedir. Oysa fazla ürün; salça, kurutma, meyve suyu veya paketli gıda haline getirilerek katma değere dönüştürülebilir. Bu sayede hem üretici gelir kaybı yaşamaz hem de fiyat dalgalanmaları dengelenir.
Bu arada kamunun rolü yeniden tanımlanmalıdır. Devlet doğrudan ticaret yapan bir aktör olmak yerine, üretici ile tüketici arasındaki köprüyü kuran ve düzenleyen bir rol üstlenmelidir. Yerel yönetimler, üretici örgütlerine alan açabilir, altyapı sağlayabilir ve sosyal alımlarla sistemi destekleyebilir. Şeffaf fiyat mekanizmaları ise hem üretici hem tüketici için güven oluşturur.
Gıda fiyatlarındaki adaletsizlik kader değildir. Doğru bir sistem kurulduğunda, çiftçi emeğinin karşılığını alabilir, tüketici ise daha uygun fiyatlarla sağlıklı gıdaya ulaşabilir. Bunun için yapılması gereken, sorunu geçici müdahalelerle değil, bütüncül bir yaklaşımla ele almaktır. Tarladan sofraya uzanan zincirin her halkasını yeniden düşünmek, aslında sadece ekonomik bir reform değil, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur. Çünkü gıda, yalnızca bir ticaret konusu değil, yaşamın kendisidir.
