Dünya siyaseti, uzun süre alışık olduğumuz tek merkezli ya da en azından hiyerarşik bir düzenin çözülmekte olduğu bir eşikten geçiyor. Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin kurduğu ve büyük ölçüde yönettiği sistem; askeri ittifaklar, finansal kurumlar ve normlar üzerinden işlerken bugün bu düzenin hem meşruiyetinde hem de etkinliğinde belirgin bir aşınma gözleniyor. İran merkezli gerilimler ve bölgesel savaş dinamikleri de bu aşınmayı görünür kılan örneklerden biri oldu. ABD’nin her durumda müttefiklerini yanına alamaması, NATO’nun destek vermemesi, artık “mutlak belirleyici güç” döneminin geride kaldığını düşündürüyor.
Eski düzen tam olarak ortadan kalkmış değildir; ancak yeni düzen de henüz kurumsallaşmamıştır. İşte bu ara dönemde, bölgesel güçlerin kendi etki alanlarını genişletme ve hatta yeni ittifak biçimleri geliştirme arayışları hız kazanmaktadır. Türkiye’nin konumu da tam bu kırılma hattında belirginleşmektedir.
Güç Boşluğu ve Yeni Aktörler: “Küresel Güney”in Yükselişi
Bugün “Küresel Güney” olarak adlandırılan geniş coğrafya –Latin Amerika’dan Afrika’ya, Orta Doğu’dan Güney Asya’ya– siyasal bir özne olma iddiası taşımaya başlamıştır. BRICS gibi yapılar bu arayışın bir yansımasıdır; ancak daha derinde yatan dinamik, Batı dışı ülkelerin kendi kaderlerini belirleme isteğidir.
Bu yeni dönemde ABD, Çin ve Rusya hâlâ büyük güç olmalarına karşın tek başına düzen kurucu olma şansına sahip görünmezken bölgesel kümelerde gücün yoğunlaşmaya başladığı görülmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafya –Orta Doğu, Doğu Akdeniz, Kafkasya ve kısmen Orta Asya– yeni bir siyasi potansiyel merkezlerinden biridir. Avrupa, Asya ve Orta Doğu’nun kesişiminde yer alan Türkiye Yerkürenin en kritik bölgesinde yer almaktadır: Enerji hatları, ticaret yolları, göç hareketleri ve askeri dengeler açısından çok önemli bir merkezdir. Ancak bu avantajların tek başına yeterli olmadığı açıktır. Sorun bu potansiyelin nasıl bir stratejiyle kullanılacağıdır.
Türkiye’nin Stratejik Tercihi: Denge mi, Liderlik mi?
Türkiye’nin önünde “Dengeleyici Güç Olmak” ve “Bölgesel Liderlik İddiası” olmak üzere iki temel stratejik yol bulunmaktadır. Türkiye ya Batı ile ilişkilerini koparmadan, Doğu ile bağlarını güçlendirerek bir denge politikası izleyebilir ya da kendi çevresinde bir çekim merkezi oluşturabilir. Bu ikinci yolun oluşması, sadece dış politika ile değil, içyapının gücüyle mümkündür. Ekonomik istikrar, teknoloji ve tarım başta olmak üzere üretim yoğunluğu, hukuk devleti, eğitim kalitesi ve toplumsal uyum bu sürecin belirleyici unsurlarıdır.
Yeni Dünya Düzeni ile Entegrasyon
Türkiye’nin başarılı olabilmesi için, çok yönlü dış politika üretmesi, bölgesel entegrasyon projelerine sahip olması, diplomasi gibi unsurların güçlendirilmesi gerekmektedir. Türkiye tüm bunları becerebilirse sadece Yeni Dünya Düzeninde sadece yer alan değil, aynı zamanda bu düzenin oluşumuna katkı sunan bir aktör haline gelebilir.
Aksi halde ise, büyük güçler arasındaki rekabetin sınır hattında kalan, etkisi sınırlı bir ülke olarak kalma riski de her zaman var olacaktır. Yeni Dünya henüz kurulmadı. Ama kurulurken kimlerin masada olacağı, bugünden atılan adımlarla belirlenecek. Türkiye için sorun tam da budur: Masada olmak mı, menüde olmak mı?
