AKİF KEMAL AKAY
Köşe Yazarı
AKİF KEMAL AKAY
 

TÜKETİM BAĞIMLILIĞI

Alışveriş merkezlerinin ışıkları hiç sönmüyor. İnternet siteleri 24 saat açık. Telefonumuz cebimizde adeta küçük bir pazar.  Bir tıkla sipariş veriyor, istediklerimizi kapımızda buluyoruz. Peki aldıklarımız gerçekten bir ihtiyaç mı, yoksa çağımızın en görünmez bağımlılıklarından biriyle mi karşı karşıyayız? Tüketim, elbette insan yaşamının doğal bir parçasıdır. Ancak neoliberal politikaların yaygınlaşmasıyla birlikte tüketim bir ihtiyaç olmaktan çıkıp bir kimlik meselesine dönüştü. Artık neyi ürettiğimizden değil neyi tükettiğimiz konuşuluyor. İnsanlar kullandıkları marka ile tanımlanır hale geldi. 1980’lerden itibaren küresel ekonomi, üretimden çok finans ve hizmet sektörüne dayalı bir yapıya dönüştü. Rekabet hayatın her alanına yayıldı. “Daha fazlası” artık sadece ekonomik bir hedef değil, kültürel bir slogan oldu. Bu süreçte birey, vatandaş olmaktan çok tüketici kimliğiyle öne çıktı. Özgürlük ise seçenek bolluğuna indirgendi: Neyi istiyorsak onu alabiliriz özgürlüğü(!) Oysa bu özgürlük anlayışı sorgulanmaya muhtaç. Reklamlar, sosyal medya içerikleri ve dijital algoritmalar sürekli olarak bize sahip olduklarımızın eksik, yetersiz olduğunu fısıldıyor. Daha yeni bir telefon, daha modern bir ev, daha lüks bir tatil… Elimizdekiler bir süre sonra sıradanlaşıyor ve yerine yeni isteklerimiz ortaya çıkıyor. İşte tam bu noktada tüketim bağımlılığı devreye giriyor. Psikolojide bağımlılık, kişinin kısa süreli haz alması için uzun vadeli zararları görmezden gelmesi olarak tanımlanır. Çoğu kez satın alma kişiyi rahatlatır. Ancak bu haz kısa sürelidir. Ardından yeniden bir boşluk duygusu doğar. Çözüm yine tüketimde aranır. Böylece kısır döngü başlar. Tüketim bağımlılığı yalnızca bireysel bir sorun değildir; toplumsal ve ekolojik sonuçları da vardır. Sürekli büyüme üzerine kurulu bir ekonomi, doğal kaynakları hızla tüketir. Ormanlar azalır, sular kirlenir, iklim krizi derinleşir. Gelir eşitsizliği artarken, borçlanma sıradanlaşır. Kredi kartı taksitleri, gelecekteki emeğin bugünden harcanması anlamına gelir. Bir başka boyut ise “insanın tüketilmesi”dir. Sadece nesneler değil, emek, zaman ve hatta duygular da piyasanın konusu haline gelmiştir. Sosyal medyada kendimizi sergilerken, aslında kendi dikkat süremizi ve mahremiyetimizi de tüketime açıyoruz. İlişkiler hızlanıyor, sabır azalıyor, derinlik kayboluyor. Her şeyi tüketen insan aslında kendini tüketmektedir. Çözüm nedir? Tüketmemek mi? Elbette hayır. Sorun tüketimin kendisi değil, ölçüsüzlüğüdür. İhtiyaç ile arzu arasındaki farkı yeniden öğrenmek zorundayız. Üretmenin değerini hatırlamak, emeğe saygı duymak ve sade yaşamı küçümsememek önemli bir başlangıç olabilir. Yerel üretimi desteklemek, tamir etmeyi yeniden öğrenmek, paylaşım ekonomisini güçlendirmek, çocuklara medya okuryazarlığı kazandırmak… Bunların hepsi küçük ama etkili adımlardır. Ayrıca kamusal politikaların da sadece büyümeyi değil, refahın adil dağılımını ve çevresel sürdürülebilirliği esas alması gerekir. Belki de en temel soru şudur: Tüketerek mi mutlu oluyoruz, yoksa mutlu olamadığımız için mi tüketiyoruz? Eğer ikinci ihtimal daha doğruysa, mesele alışveriş sepetinden çok daha derindir. Gerçek zenginlik, sahip olduklarımızın çokluğunda değil; ihtiyaçlarımızın sadeliğindedir. Bu görünmez bağımlılıkla yüzleşmek, yalnızca bireysel bir tercih değil; toplumsal bir sorumluluktur. Çünkü tüketim kültürü sadece cüzdanımızı değil, geleceğimizi de şekillendiriyor.
Ekleme Tarihi: 23 Şubat 2026 -Pazartesi

TÜKETİM BAĞIMLILIĞI

Alışveriş merkezlerinin ışıkları hiç sönmüyor. İnternet siteleri 24 saat açık. Telefonumuz cebimizde adeta küçük bir pazar.  Bir tıkla sipariş veriyor, istediklerimizi kapımızda buluyoruz. Peki aldıklarımız gerçekten bir ihtiyaç mı, yoksa çağımızın en görünmez bağımlılıklarından biriyle mi karşı karşıyayız?

Tüketim, elbette insan yaşamının doğal bir parçasıdır. Ancak neoliberal politikaların yaygınlaşmasıyla birlikte tüketim bir ihtiyaç olmaktan çıkıp bir kimlik meselesine dönüştü. Artık neyi ürettiğimizden değil neyi tükettiğimiz konuşuluyor. İnsanlar kullandıkları marka ile tanımlanır hale geldi.

1980’lerden itibaren küresel ekonomi, üretimden çok finans ve hizmet sektörüne dayalı bir yapıya dönüştü. Rekabet hayatın her alanına yayıldı. “Daha fazlası” artık sadece ekonomik bir hedef değil, kültürel bir slogan oldu. Bu süreçte birey, vatandaş olmaktan çok tüketici kimliğiyle öne çıktı. Özgürlük ise seçenek bolluğuna indirgendi: Neyi istiyorsak onu alabiliriz özgürlüğü(!)

Oysa bu özgürlük anlayışı sorgulanmaya muhtaç. Reklamlar, sosyal medya içerikleri ve dijital algoritmalar sürekli olarak bize sahip olduklarımızın eksik, yetersiz olduğunu fısıldıyor. Daha yeni bir telefon, daha modern bir ev, daha lüks bir tatil… Elimizdekiler bir süre sonra sıradanlaşıyor ve yerine yeni isteklerimiz ortaya çıkıyor.

İşte tam bu noktada tüketim bağımlılığı devreye giriyor. Psikolojide bağımlılık, kişinin kısa süreli haz alması için uzun vadeli zararları görmezden gelmesi olarak tanımlanır. Çoğu kez satın alma kişiyi rahatlatır. Ancak bu haz kısa sürelidir. Ardından yeniden bir boşluk duygusu doğar. Çözüm yine tüketimde aranır. Böylece kısır döngü başlar.

Tüketim bağımlılığı yalnızca bireysel bir sorun değildir; toplumsal ve ekolojik sonuçları da vardır. Sürekli büyüme üzerine kurulu bir ekonomi, doğal kaynakları hızla tüketir. Ormanlar azalır, sular kirlenir, iklim krizi derinleşir. Gelir eşitsizliği artarken, borçlanma sıradanlaşır. Kredi kartı taksitleri, gelecekteki emeğin bugünden harcanması anlamına gelir.

Bir başka boyut ise “insanın tüketilmesi”dir. Sadece nesneler değil, emek, zaman ve hatta duygular da piyasanın konusu haline gelmiştir. Sosyal medyada kendimizi sergilerken, aslında kendi dikkat süremizi ve mahremiyetimizi de tüketime açıyoruz. İlişkiler hızlanıyor, sabır azalıyor, derinlik kayboluyor. Her şeyi tüketen insan aslında kendini tüketmektedir.

Çözüm nedir? Tüketmemek mi? Elbette hayır. Sorun tüketimin kendisi değil, ölçüsüzlüğüdür. İhtiyaç ile arzu arasındaki farkı yeniden öğrenmek zorundayız. Üretmenin değerini hatırlamak, emeğe saygı duymak ve sade yaşamı küçümsememek önemli bir başlangıç olabilir.

Yerel üretimi desteklemek, tamir etmeyi yeniden öğrenmek, paylaşım ekonomisini güçlendirmek, çocuklara medya okuryazarlığı kazandırmak… Bunların hepsi küçük ama etkili adımlardır. Ayrıca kamusal politikaların da sadece büyümeyi değil, refahın adil dağılımını ve çevresel sürdürülebilirliği esas alması gerekir.

Belki de en temel soru şudur: Tüketerek mi mutlu oluyoruz, yoksa mutlu olamadığımız için mi tüketiyoruz? Eğer ikinci ihtimal daha doğruysa, mesele alışveriş sepetinden çok daha derindir. Gerçek zenginlik, sahip olduklarımızın çokluğunda değil; ihtiyaçlarımızın sadeliğindedir. Bu görünmez bağımlılıkla yüzleşmek, yalnızca bireysel bir tercih değil; toplumsal bir sorumluluktur. Çünkü tüketim kültürü sadece cüzdanımızı değil, geleceğimizi de şekillendiriyor.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve cukurovapress.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.