Uzm. Psk. Damla Pia Tonya
Psikoterapi veya terapi denildiğinde herkesin aklında özgün yanıtlar belirir. Bunun başlıca nedeni, her bireyin terapi odasına gelmesini sağlayan motivasyonların farklı olmasıdır. Yalnızca psikolojik rahatsızlıklar için değil; yaşamın herhangi bir noktasında stres, ilişki problemleri, iş hayatı zorlukları veya kişisel gelişim hedefleriyle ilgili başvuran kişilere de fayda sağlar. Ancak terapi bir "mutluluk satın alma" yeri değil, "gerçeği taşıma kapasitesini artırmak veya rezilyansı güçlendirmektir". Kişinin hayatın getirdiği kayıplara, acılara, üzüntülere, zorluklara veya hayal kırıklıklarına karşı dayanıklılık kazanmasına yönelik işleyen bir süreçtir. Sadece gülmeyi değil; gerektiğinde sağlıklı bir şekilde yas tutmayı, öfkelenmeyi, sınır koymayı ve "hayır" diyebilmeyi de öğretir. Mutsuz bir hayatın içinde bile bir anlam bulmak veya yaratabilmek, sahte bir dayanma gücünden çok daha önemlidir.
Bastırılan duygularımız ve düşüncelerimiz aslında yüklerimizdir. Uzun süre yok sayılan, bastırılan üzüntüler, acılar veya kişiyi derinden etkileyen durumlar dile getirildiğinde, o duygu bedenden çıkmak için bir yol bulur ve serbest kalma hâlini yaşar. Uzun süredir yok sayılan bir acı dile getirildiğinde, o duygunun bedenden tahliye edilebileceği sağlıklı yollar bulunur. Bu bir "mutluluk" değil, bir serbest kalma hâlidir. Kişinin kendisiyle yüzleşme alanıdır. Zihinsel yeni becerilerin kazanıldığı, iyi olma hâlinin arttığı ve kişinin kendini farklı yönleriyle keşfettiği; duygusal ve zihinsel iniş çıkışların olduğu güçlü bir yöntemdir.
Bununla birlikte terapi hakkında yanlış inançların olması; terapiye başlama kararının ertelenmesine, sürecin yarıda bırakılmasına veya tereddütle yaklaşılmasına yol açabilmektedir. İnsan terapiye pembe gözlüklerle dünyaya bakmak amacıyla gelmez; gözünün önünde oluşmuş kirli, puslu ve gerçekliği çarpıtan camları çıkarmak için o seans koltuğuna oturur. Bazen çıplak gözle gerçeği görmek olumsuz hissettirse de kalıcı özgürlüğün yegâne anahtarı olabilmektedir.
Psikolojik destek böylesine önemli bir görev üstlenirken, alana dair bilinen yanlış inanışlar ve mitler üzerine leke gibi kalmıştır. Kısaca Türkiye’de ruh sağlığı denilince akan sular durur ama yanlış yöne doğru… Çevremizdeki bir kesime sorsak; “Ben terapist gibiyim, iyi dinlerim”, “Bizim zamanımızda böyle şeyler yoktu, biz gayet güzel yetiştik”, “Benim terapistim kuaförüm”, “Bu işler boşa para, ben öyle şeylere inanmıyorum”, “Derdin varsa bize anlat, insanın en iyi dostu ailesidir” gibi cevaplar alabilirsiniz. Ülkemizde terapiye gitmek hâlâ bir akıl sağlığı yitimi veya parayı sokağa atma eylemi ile eşdeğer görülebiliyor. Bu direnç sadece bilgi eksikliğinden değil, yüzyıllardır süregelen kültürel normların yarattığı bir bağnazlık kalesinden kaynaklanmaktadır.
En büyük yanılgılar aslında bu noktada başlıyor. Terapinin ne olmadığını tanımlamak, süreci anlamlandırmak ve toplumda hâlen var olan yanlış bilgileri düzeltmek adına kritik bir rol teşkil etmektedir. Bazı yanlış inanışlar ve düşünceler şu şekildedir:
- Psikolojiye “inanmıyorum”: Bu, korkunun en temel ifadesidir. “Kaderim böyleymiş” demek yerine döngülerin aslında kendi seçimlerimiz olduğunu kabul etmek kaçımız için kolaydır? İnanırsanız, yıllardır konfor alanınız olan o mağdur rolünden çıkmak zorunda kalırsınız. Bu inanmama ifadesi aslında bir kaçıştır. Kısaca; göremediğim bir gücün, bilmediğim yöntemlerle benim kontrolüm dışındaki yanlarımı ortaya çıkarmasından korkuyorum demek anlamını taşır.
- Her seansta rahat ve mutlu hissetmeyeceksiniz: Terapinin ilk seansından itibaren mucize bekleyen danışanlar vardır. Buna “sihirli değnek beklentisi” demek daha doğru olacaktır. Maalesef terapi, mutlu etmek üzerine kurulu bir yolculuk değildir. Yolculuğun yönü, kişiyi gerçekle yüzleştirmekten yanadır. Bazen gerçekler can yakıcıdır veya kötü hissettiren anlardır. Onların içinden geçmeden, o karanlığa bakmadan gerçek bir özgürlüğe ulaşmak da mümkün değildir.
- Sadece seanslara katılarak sonuç alamazsınız: Hizmet aldığımızda işin geri kalanını ilgili uzmanın halletmesine alışkınız. Bu tüketici alışkanlığı burada sert kayaya çarpar. Terapi sadece seanslara katılarak sonuç alınabilecek bir süreç değildir. Seans saati bir laboratuvardır. Terapide küçük bir prototip ile deneyler yapılır. Asıl deney, mücadele ve değişim; seansın bitiminde dışarı çıkıldığı andan itibaren başlar.
- Doğrusal bir çizgi yoktur: Terapiyi, hiç durmadan yükselen bir başarı grafiği gibi görmemek gerekir. Her seans bir öncekinden daha iyi hissettirmek zorunda değildir. Terapi doğrusal bir süreç değildir. Gerçek bir iyi olma hâli; bazen sisli yollardan geçilen, bazen aynı virajı tekrar geçtiğinizi hissettiğiniz, bazen de bir uçurumun kenarında durduğunuz karmaşık bir süreçtir. İki adım ileri gidip bir adım geri gelebilirsiniz. Bazı seanslardan sonra kendinizi daha kötü, yorgun veya kafa karışıklığı içinde bulabilirsiniz. Bu, üzeri alelacele kapatılmış bir yarayı temizlemek gibidir. Yarayı açarken canınız yanar, o bölgedeki mikroplar dışarı çıkarken acı hissedersiniz; ancak bu kötüleşme hissi iyileşmenin bir parçasıdır.
- Hayatta her probleme çözüm bulunacağına inanmak: Her problemin bir çözümü olduğuna inanırsanız, çözülmeyen durumlarla karşılaştığınızda kendinizi başarısız veya eksik hissedebilirsiniz. Terapi bazen size “Bu durum değişmeyecek; peki sen bu durumla daha sağlıklı nasıl yaşayabilirsin?” sorusunu yöneltir ve yeni kognisyonlar kazandıran bir keşif yolu açar. İyi olma hâlini sağlamak; hayatın tüm pürüzlerini yok etmek değil, onlara rağmen hayatı sağlıklı bir şekilde sürdürebilecek duygusal ve bilişsel kapasiteye erişmektir.
- “Parayı bana ver, ben seni dinlerim” rasyonalizasyonu: Bu cümle aslında derin bir cehaletin en dürüst itirafı olabilir. Bir dostla dertleşmek anlık bir rahatlama getirebilir; ancak terapideki konuşmanın içeriği, yılların akademik eğitimine, istatistiksel verilere ve kanıta dayalı yöntemlere dayanan klinik bir süreçtir. Terapistler akıl vermez veya danışanlarının hayatları hakkında karar vermez; danışanın hayat yolculuğundaki yolunu tıkayan şemaları, travmaları ve bilişsel çarpıtmaları fark etmesine ve dönüştürmesine rehberlik eder.
- Halı altına süpürmek: Geçmişten bugüne ruh sağlığı, derin bir karmaşa yaratan bir konu olmuştur. Freud’un Anna O. vakasında terapi süreci “baca temizliği” olarak tanımlanmıştır. Bacayı temizlemezseniz duman içeri sızar ve en sonunda o ev yaşanamaz hâle gelir. Bizim topraklarımızda ise en yaygın ruhsal “temizlik” yöntemi, kirleri halının altına süpürmek olmuştur. Ancak unutulmamalıdır ki; halı altına süpürülenler evin içinde birikmeye devam eder, asla yok olmaz ve bir gün o ev yaşanamaz hâle gelir.
- Her problemi çözmek: Terapiye bu beklentiyle gelen sayısız kişi vardır. Bazı gerçeklerin telafisi yoktur, bazı geçmiş travmaların izinin tamamen silinmesi mümkün değildir veya bazı mizaca ait özelliklerimiz bizimle birlikte yaşlanır. Bazen terapi, çözülemeyecek olanla kurduğumuz ilişkiyi değiştirmektir.
Uzm. Psk. Damla Pia Tonya
İletişim : tonyadamla@gmail.com
