Günümüz dünyasında sorunların çözülemediğinden sıkça söz ediyoruz. Çözülemeyen sorunların giderek çoğaldığını ve yeni sorunlar ürettiğini görüyoruz. Sorun şekli değişse de tablo pek değişmiyor. Bu durum genellikle “dış etkenler”, “küresel krizler” ya da “kaynak yetersizliği” ile açıklanıyor. Oysa çoğu sorun, yönetimdeki sıradanlaşmadan, negatif seleksiyondan kaynaklanıyor.
Yönetimde sıradanlaşma, liyakat, vizyon ve cesaret gerektiren alanların, giderek vasatın egemenliğine girmesi anlamına geliyor. Negatif seleksiyon ise bu sıradanlaşmanın kurumsallaşmış hali. Doğal seleksiyonun tersine, en niteliklilerin değil, egemenleri en az rahatsız edenlerin yukarıya taşındığı bir süreçtir bu. Yetkinlik, deneyim ve etik duruş yerine; sadakat, itaat ve görünürlüğün ödüllendirilmesidir. Zamanla sistem, kendisine benzeyen yöneticiler üretiyor. Daha iyisi değil, “daha az sorun çıkaranı” tercih eden bir yapı oluşuyor.
Bu süreç derin sosyo-politik, kültürel ve yapısal dinamiklerle besleniyor. Modern toplumlarda sınıf bilincinin zayıflaması, kimlik temelli ayrışma, ilkelerin yok sayılması, temsil makamlarının da dönüşmesine yol açtı. Artık insanlar kendilerini temsil eden kişilerin daha bilgili, deneyimli ya da çözüm üretici olmasını değil; kendilerine “benzer” olmasını istiyor.
Postmodern düşünceyle birlikte gerçek parçalandı. İdeolojiler yok olurken siyasetçinin bilgi ve deneyim sahibi olması gerekliliği önemsizleşti. “Herkesin kendi doğrusu” söylemiyle vasatlık meşrulaştırıldı.
Dijital çağ, bilgiye erişimi kolaylaştırdığı gibi uzmanlığa olan ihtiyacı da sorgulattı. Sosyal medya, sıradan bireyleri görünür kıldı. Algı yönetimi, içerikten ve yetkinlikten daha etkili hale geldi. Siyaset, “gerçek inşası” değil, “görüntü yönetimi” haline dönüştü. Siyasetçilerin özgeçmişinden çok sosyal medya performansları belirleyici oldu.
Demokratik ülkelerde siyaset, kirli, yozlaşmış ve güvenilmez bir alan olarak görülmeye başladı. Bu algı, nitelikli bireylerin siyasetten uzak durmasına yol açarken, boşluk ideolojik donanımı olmayan, gündelik şöhret peşindeki sıradan figürlerlerle dolmaya başladı. Üste çıkan her “sıradan”, daha sıradanları heveslendirdi. “O olduysa, ben niçin olmayayım!” cümlesi sık duyulur oldu.
Siyasi partilerin içyapılarında da liyakat değil sadakat öne çıkınca, yukarıya çıkan adaylar genellikle sistemi zorlayan değil, sisteme uyum gösterenlerden seçilmeye başladı. Artık partiler, kendi içlerindeki vasatlığı yeniden, hatta fazlalaştırarak üretir halde.
Bu durum, geleceği de ipotek altına alıyor. Negatif seleksiyonla oluşan yönetim kadroları, nitelikli olanları tehdit olarak görüyor. Eleştirel düşünen, alternatif öneriler getiren ya da farklı bakış açıları sunan kişiler sistemin dışına itiliyor. Sonuçta kurumlar öğrenemez, yenilenemez ve değişen koşullara uyum sağlayamaz hale geliyor.
Bugün sorulması gereken temel soru şudur: Sorunların neden çözülemediğini mi konuşacağız, yoksa sorunları çözemeyen sıradanlaşmış yönetim anlayışının neden bu kadar yaygınlaştığını mı? Gerçek çözüm, ancak ikinci soruyla yüzleşildiğinde mümkün olacaktır. Zira “Kem alatla kemalat oluşamaz” yani kötü malzeme ile amaca, olgunluğa ulaşma şansı yoktur.
