SİYASET: UMUT MU
ÜRETİYOR, KORKU MU?
Siyaset, belki de hiç bu kadar konuşulup bu kadar az güvenilen bir alan olmamıştı. Seçimler, anketler, polemikler, sosyal medya tartışmaları hayatın merkezinde; ama siyasetle toplum arasındaki mesafe her geçen gün biraz daha açılıyor. İnsanlar siyaseti, sorun çözen bir mekanizma olmaktan çok, gerilimi yöneten bir gösteri alanı olarak algılıyor. Bu tablo tesadüf değil. Bugün siyaset, iki farklı biçimde yapılıyor: olumlu siyaset ve olumsuz siyaset.
Günümüz dünyasında en yaygın siyaset biçimi “Olumsuz Siyaset”tir. Temel özellikleri açıktır:
Sorun üretir, çözüm önermez; Kutuplaşmadan beslenir. “Biz ve onlar” dili kurar. Sürekli bir tehdit algısı yaratır. Seçmeni yurttaş değil, taraftar olarak görür
Bu siyaset anlayışında başarı, toplumun sorunlarını çözmekle değil; karşı tarafı etkisizleştirmekle ölçülür. Ekonomik kriz konuşulmaz, ama krizden kimin sorumlu olduğu üzerinden tartışma yürütülür. Eğitim, sağlık, çevre gibi alanlarda uzun vadeli planlar yapılmaz; bunun yerine gündem sürekli değiştirilen polemiklerle yönetilir.
Sosyal medya çağında Olumsuz Siyaset, özellikle etkili bir araç hâline gelmiştir. Kısa cümleler, sert etiketler, duygusal tepkiler… Gerçeklik geri plana itilir, algı gerçeğin yerine geçer. Siyaset, akla değil öfkeye seslenir. Bu tür siyaset kısa vadede işe yarayabilir. Ama uzun vadede ağır bir bedel üretir: toplumsal yorgunluk, siyasal güvensizlik ve demokratik erozyon.
“Olumlu Siyaset” ise daha zor ama daha değerlidir. Çünkü korkudan değil, umut üretme kapasitesinden beslenir. Kazanan–kaybeden mantığıyla değil, toplumsal fayda ölçütüyle hareket eder. Seçimi kazanmayı değil, seçimi kazandıktan sonra ne yapılacağını konuşur. Popüler olmayı değil, doğru olanı savunmayı önemser. Bu siyaset biçimi genellikle naif olmakla suçlanır. Oysa asıl gerçekçilik, sorunları halının altına süpürmeden ele alabilmektir. Olumlu siyaset, kısa vadeli alkıştan çok, uzun vadeli güven inşa eder.
Bugünün siyasal iklimine baktığımızda, olumsuz siyasetin baskın olduğunu görmek zor değil. Kutuplaştırıcı dil, sadece iktidar–muhalefet arasında değil; toplumun gündelik ilişkilerine kadar sızmış durumda. Siyaset, uzlaşma zemini olmaktan çıkıp, kimlik mücadelesine dönüşüyor.
Siyasetin yeniden itibar kazanması için üç temel değişim şart:
Birincisi, dilin değişmesi. Sürekli gerilim üreten, dışlayıcı ve suçlayıcı dil yerine; sorunları tanımlayan ve çözüm öneren bir dil benimsenmeli.
İkincisi, katılımın genişletilmesi. Yerel yönetimler, sivil toplum ve yurttaş inisiyatifleri güçlendirilmeden siyasetin toplumla bağ kurması mümkün değil.
Üçüncüsü, ahlaki çıtanın yükseltilmesi. Hukukun üstünlüğü, şeffaflık ve hesap verebilirlik, birer temenni değil; siyasetin olmazsa olmaz koşullarıdır.
Bugün asıl soru şudur: Siyaset, toplumu bölerek mi ayakta kalacak yoksa toplumu bir arada tutarak mı güçlenecek? Cevap, yalnız siyasetçilerin değil; siyasetten umudunu kesmeyen yurttaşların da vereceği bir cevaptır. Çünkü siyaset, nihayetinde, nasıl bir toplumda yaşamak istediğimize dair kolektif bir aynadır. (BİTTİ)
