Mustafa Kemal Atatürk’ün yarınımızın teminatı olan çocuklara ve gençlere armağan ettiği iki büyük bayramı, 23 Nisan'ı ve 19 Mayıs'ı bir kez daha geride bıraktık. Bir toplumu yığın olmaktan çıkarıp millet yapan en temel harcımızı, ulusal egemenliğimizi ve küllerinden doğuşumuzu andık. Ancak sormak zorundayız: Anarken ne kadar anlayabildik? Kutlarken içimize ne kadar milli şuur yükleyebildik?
Oysa biz, bayramları stadyumlarda kutlayan o şanslı nesildik. İçimizde bir yerlerde, o günlerin göz dolduran, göğüs kabartan coşkusunun eksikliğini bugün çok derinden hissediyoruz. Çünkü bizler, bayramların geçiştirilecek birer bürokratik prosedür değil; toplumsal hafızayı diri tutan "ortak bir ritim" olduğunu yaşayarak öğrenmiştik.
Peki, biz ne ara bu anlı-şanlı büyük buluşmalardan vazgeçtik? Stadyumların o muazzam, birleştirici gücünü neye feda ettik?
Ekranların bizi yalnızlaştırdığı, "biz" duygusunu unutturup "ben"i kutsadığı tuhaf bir çağdan geçiyoruz. Dijital dünya bireyseldir, insanı tenhalaştırır; stadyum ise müşterektir, insanı çoğaltır. Telefonda izlenen bir video ile on binlerin arasında, o basbariton ses dalgasının göğüs kafesinizi titrettiği İstiklal Marşı coşkusu bir olabilir mi? Asla.
Stadyumların gücü, sadece birer gösteri alanı olmalarından gelmezdi. Orası, sınıfsal ve fikri tüm duvarların yıkıldığı devasa birer kamusal hafıza mekânıydı. O kapıdan girildiği an mahalledeki çocukla öğretmen, dedeyle torun, işçiyle işveren, er ile subay aynı hizaya gelirdi. Kalabalığın aynı anda nefes alması, binlerce bayrağın aynı rüzgârla dalgalanması, gençlerin tek bir vücut gibi aynı ritimde yürümesi… Bunlar, insan zihninin asla unutamayacağı psikolojik ve kolektif deneyimlerdir. Aidiyet dediğimiz o büyük kök, işte tam bu alanlarda toprağa tutunurdu.
Çünkü millet dediğimiz şey, yalnızca soğuk anayasa maddelerinden ibaret değildir. Millet; ortak heyecan, ortak yas ve ortak sevinçlerle ayakta kalan canlı bir organizmadır.
İnsan, tekrar etmediği duyguyu zamanla kaybeder. Toplum da birlikte yaşamadığı, omuz omuza hissetmediği heyecanı yavaş yavaş unutur. Bugün evlerin balkonlarında bayrak asma alışkanlığının azalması, toplumsal reflekslerimizin zayıflaması, tam da bu köklü ritüellerin hayatımızdan birer birer çekilmesindendir.Ülkemizin yüksek gerilimli melez yapıya dönüştüğü, kutuplaşmanın, kültürçatışmasının,öfke patlamasının had safhaya ulaştığı, birinin yasını, diğerinin sevinç olarak gördüğü şu günlerde anlıyoruz ki ortak ritmimizi, aidiyet duygumuzu kaybediyoruz. Ortak ritmini kaybeden bir toplumkalbinin sesini de kaybeder.
Stadyumda kutlanan bayramlar, bu toplumun kendi kendini aynada görme ve birbirine "Biz hâlâ bir aradayız ve buradayız" deme biçimidir.
O muazzam ritmi, o kolektif büyüyü ve ortak ruhu yeniden meydanlara, stadyumlara taşımak zorundayız diye düşünüyorum. Aksi takdirde, gelecekte sadece geçmişin güzel hatıralarıyla avunan, ortak duygusunu feda etmiş, ruhunu yitirmiş köksüz bir kalabalığa dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağız.
