DERYA BİCİK
Köşe Yazarı
DERYA BİCİK
 

PADİŞAHI SINAYAN AKILDAN İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ’NE

Bir padişah düşünün; kurduğu üniversitede ayrıcalık istemez, sınava girer. İstanbul Üniversitesi’ne uzanan yol tam da burada başlar. Sahn-ı Seman, İstanbul’un fethinden sonra yükseköğretimi merkezi ve kalıcı bir yapıya bağlama kararıyla doğrudan Fatih Sultan Mehmet tarafından kurulan sistemdir. Bu sistemle Osmanlı’da bilgi ilk kez kişilere değil, kuruma bağlanmıştır. Sahn-ı Seman, Fatih Camii külliyesiyle birlikte bilinçli şekilde tasarlanmış, sekiz büyük medreseden oluşan ve “Sekiz Avlu” anlamına gelen yapının adıdır. Sistemde bağımsız bilim ve liyakata dayalı  atamalar sarsılmaz esastır. Fatih Sultan Mehmet bile bu kurumda bir oda sahibi olabilmek için sınava girer. Padişahın bilgi karşısında eşitlendiği bu sistemde her öğrenciye oda ve tam burs sağlanır. Çünkü bilim insanı geçim derdiyle değil, yalnızca düşünmekle meşgul edilmelidir. Vakfiye kayıtları bizzat Fatih Sultan Mehmet adına düzenlenir. Müderris maaşları, öğrenci bursları, barınma ve iaşe şartları vakıf sistemiyle güvence altına alınır. Matematik, mantık, felsefe ve astronomi gibi aklî ilimler zorunlu dersler arasında yer alır. Bu köklü yapıyı gerçekten güçlü kılan ruh  ise Semerkant’tan İstanbul’a gelen bir bilginle somutlaşır: Ali Kuşçu. Bilimin özgür aklı Ali Kuşçu; astronomi ve  matematiğin merkezlerinden biri olan Semerkant’ta, Uluğ Bey’in yanında yetişir. Uluğ Bey öldürüldüğünde Kuşçu yalnızca bir hocayı değil, bir geleneği de kaybettiğini bilir ve yola çıkar. Tebriz’de Akkoyunlulara sığınır. Osmanlı-Akkoyunlu ilişkilerini güçlendirmek adına bir heyetle İstanbul’a gelir. Kuşçu’nun ilmî yönü dikkat çeker ve İstanbul’a davet edilir. Fatih Sultan Mehmet onu bir devlet görevlisi gibi değil, bir “üniversite aklı” olarak karşılar. Sınırda yapılan tören, bilime verilen değerin en açık göstergesidir. Ali Kuşçu, Sahn-ı Seman’da astronomiyi  felsefî tartışmaların içinden çıkarıp sayıya ve hesaba dayandırır. Bilimi ne dine karşı kurar ne de dogmaya teslim eder. Gezegen hareketleri, Ay’ın konumu ve gök cisimlerinin hesaplanmasına dair çalışmaları yüzyıllar boyunca referans metin olarak kullanılır. Bu nedenle adı, Uluslararası Astronomi Birliği tarafından Ay’daki bir kratere verilir. Bir bilginin adının Ay’da yaşaması, o bilginin yetiştiği aklın evrenselliğini kanıtlar. 17. yüzyıldan itibaren liyakat ilkesi zayıflar, medrese sistemi deneysel ve teknik bilimleri taşıyacak esnekliği kaybeder. Sahn-ı Seman artık bilim üreten bir merkez değil, geleneksel dinî eğitim ağırlıklı bir medrese kompleksi hâline gelir. Modern bilimleri taşıyacak yeni bir üniversite modeline geçiş yapılmalıdır: Darülfünun. Darülfünun-u Şahane, Osmanlı’nın medrese  sisteminden modern üniversiteye geçiş modelidir. Fen bilimleri, tıp ve hukuk gibi alanlarda Avrupa üniversiteleri örnek alınır; laboratuvarlar, klinikler ve bilimsel yayınlar bu dönemde ortaya çıkar. Ancak Darülfünun’un temel bir sorunu vardır: Üniversite bilimsel olarak modernleşir fakat kurumsal olarak bağımsız olamaz. Akademik yapı sık sık siyasî iradenin etkisi altında kalır. Yani üniversite aklı henüz özgür değildir.  Peki, neden Darülfünun da yetmez? Modern bilim siyasî bağımlılıkla  üretilebilir mi? Cumhuriyet’in kuruluşuyla bu soru sorulur. 1933 Üniversite Reformu ile Darülfünun kapatılır ve İstanbul Üniversitesi Türkiye’nin ilk üniversitesi olarak eğitime başlar. Kürsü sistemi getirilir; akademik alanlar  uzmanlık temelinde ayrılır ve liyakat esaslı kadrolaşma hedeflenir. Üniversite devletin doğrudan idarî uzantısı olmaktan çıkarılır. Sahn-ı Seman üniversite fikrini kurar ama kendini yenileyemez; Darülfünun modern bilimi getirir ama bağımsız olamaz; İstanbul Üniversitesi ise sistemi yeniden kurma iddiasıyla doğar. Bugün üniversitelerle ilgili tartışmaların  özü hâlâ aynıdır. İstanbul Üniversitesi Türkiye’nin en köklü eğitim kurumu olarak anılıyorsa bu, kesintisiz kurumsal hafızaya dayanmasındandır. Dünya sıralamalarında yer alması bir tesadüf değil, beş buçuk asırlık birikimin doğal sonucudur. Ancak son yıllarda yaşanan idarî ve bilimsel tartışmalar bize tek bir şeyi hatırlatmalıdır: Sahn-ı Seman’ın kurumsal mirası; bilginin  iktidardan bağımsız olabileceğine duyulan cesarette ve liyakat ilkesinde saklıdır. Bir üniversiteyi “dünya üniversitesi” yapan şey aklının hâlâ özgür olup olmadığıdır. Bu yapı, yüzyıllar boyunca biçim değiştirerek yaşamış bir aklın devamıdır. İstanbul Üniversitesi’ni anlamak, bu üç  hattı birlikte okumaktan geçer.  
Ekleme Tarihi: 11 Şubat 2026 -Çarşamba

PADİŞAHI SINAYAN AKILDAN İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ’NE

Bir padişah düşünün; kurduğu üniversitede ayrıcalık istemez, sınava girer. İstanbul Üniversitesi’ne uzanan yol tam da burada başlar.

Sahn-ı Seman, İstanbul’un fethinden sonra yükseköğretimi merkezi ve kalıcı bir yapıya bağlama kararıyla doğrudan Fatih Sultan Mehmet tarafından kurulan sistemdir. Bu sistemle Osmanlı’da bilgi ilk kez kişilere değil, kuruma bağlanmıştır. Sahn-ı Seman, Fatih Camii külliyesiyle birlikte bilinçli şekilde tasarlanmış, sekiz büyük medreseden oluşan ve “Sekiz Avlu” anlamına gelen yapının adıdır.

Sistemde bağımsız bilim ve liyakata dayalı  atamalar sarsılmaz esastır. Fatih Sultan Mehmet bile bu kurumda bir oda sahibi olabilmek için sınava girer. Padişahın bilgi karşısında eşitlendiği bu sistemde her öğrenciye oda ve tam burs sağlanır. Çünkü bilim insanı geçim derdiyle değil, yalnızca düşünmekle meşgul edilmelidir. Vakfiye kayıtları bizzat Fatih Sultan Mehmet adına düzenlenir. Müderris maaşları, öğrenci bursları, barınma ve iaşe şartları vakıf sistemiyle güvence altına alınır. Matematik, mantık, felsefe ve astronomi gibi aklî ilimler zorunlu dersler arasında yer alır.

Bu köklü yapıyı gerçekten güçlü kılan ruh  ise Semerkant’tan İstanbul’a gelen bir bilginle somutlaşır: Ali Kuşçu.

Bilimin özgür aklı Ali Kuşçu; astronomi ve  matematiğin merkezlerinden biri olan Semerkant’ta, Uluğ Bey’in yanında yetişir. Uluğ Bey öldürüldüğünde Kuşçu yalnızca bir hocayı değil, bir geleneği de kaybettiğini bilir ve yola çıkar. Tebriz’de Akkoyunlulara sığınır. Osmanlı-Akkoyunlu ilişkilerini güçlendirmek adına bir heyetle İstanbul’a gelir. Kuşçu’nun ilmî yönü dikkat çeker ve İstanbul’a davet edilir. Fatih Sultan Mehmet onu bir devlet görevlisi gibi değil, bir “üniversite aklı” olarak karşılar. Sınırda yapılan tören, bilime verilen değerin en açık göstergesidir.

Ali Kuşçu, Sahn-ı Seman’da astronomiyi  felsefî tartışmaların içinden çıkarıp sayıya ve hesaba dayandırır. Bilimi ne dine karşı kurar ne de dogmaya teslim eder. Gezegen hareketleri, Ay’ın konumu ve gök cisimlerinin hesaplanmasına dair çalışmaları yüzyıllar boyunca referans metin olarak kullanılır. Bu nedenle adı, Uluslararası Astronomi Birliği tarafından Ay’daki bir kratere verilir. Bir bilginin adının Ay’da yaşaması, o bilginin yetiştiği aklın evrenselliğini kanıtlar.

17. yüzyıldan itibaren liyakat ilkesi zayıflar, medrese sistemi deneysel ve teknik bilimleri taşıyacak esnekliği kaybeder. Sahn-ı Seman artık bilim üreten bir merkez değil, geleneksel dinî eğitim ağırlıklı bir medrese kompleksi hâline gelir. Modern bilimleri taşıyacak yeni bir üniversite modeline geçiş yapılmalıdır: Darülfünun.

Darülfünun-u Şahane, Osmanlı’nın medrese  sisteminden modern üniversiteye geçiş modelidir. Fen bilimleri, tıp ve hukuk gibi alanlarda Avrupa üniversiteleri örnek alınır; laboratuvarlar, klinikler ve bilimsel yayınlar bu dönemde ortaya çıkar. Ancak Darülfünun’un temel bir sorunu vardır: Üniversite bilimsel olarak modernleşir fakat kurumsal olarak bağımsız olamaz. Akademik yapı sık sık siyasî iradenin etkisi altında kalır. Yani üniversite aklı henüz özgür değildir.

Peki, neden Darülfünun da yetmez?

Modern bilim siyasî bağımlılıkla  üretilebilir mi?

Cumhuriyet’in kuruluşuyla bu soru sorulur. 1933 Üniversite Reformu ile Darülfünun kapatılır ve İstanbul Üniversitesi Türkiye’nin ilk üniversitesi olarak eğitime başlar.

Kürsü sistemi getirilir; akademik alanlar  uzmanlık temelinde ayrılır ve liyakat esaslı kadrolaşma hedeflenir. Üniversite devletin doğrudan idarî uzantısı olmaktan çıkarılır.

Sahn-ı Seman üniversite fikrini kurar ama kendini yenileyemez; Darülfünun modern bilimi getirir ama bağımsız olamaz; İstanbul Üniversitesi ise sistemi yeniden kurma iddiasıyla doğar.

Bugün üniversitelerle ilgili tartışmaların  özü hâlâ aynıdır. İstanbul Üniversitesi Türkiye’nin en köklü eğitim kurumu olarak anılıyorsa bu, kesintisiz kurumsal hafızaya dayanmasındandır. Dünya sıralamalarında yer alması bir tesadüf değil, beş buçuk asırlık birikimin doğal sonucudur. Ancak son yıllarda yaşanan idarî ve bilimsel tartışmalar bize tek bir şeyi hatırlatmalıdır:

Sahn-ı Seman’ın kurumsal mirası; bilginin  iktidardan bağımsız olabileceğine duyulan cesarette ve liyakat ilkesinde saklıdır. Bir üniversiteyi “dünya üniversitesi” yapan şey aklının hâlâ özgür olup olmadığıdır. Bu yapı, yüzyıllar boyunca biçim değiştirerek yaşamış bir aklın devamıdır.

İstanbul Üniversitesi’ni anlamak, bu üç  hattı birlikte okumaktan geçer.

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve cukurovapress.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.