Türklerin ataları olarakta anlatılan kadim Mu halkı, insanlığın en eski ve en gizemli uygarlıklarından biri olarak kabul edilir. Bugün ki Pasifik Okyanusu'nun derinliklerinde kalan devasa Mu kıtası, yalnızca bir kara parçası değil; aynı zamanda yüksek ilimlerin, ruhsal bilginin ve gelişmiş medeniyet anlayışının merkeziydi.
Bu kadim toplumun insanları, doğa ile savaşmıyor; onunla uyum içinde yaşıyordu. Enerjiyi tanıyor, gökyüzünü okuyabiliyor, yıldız hareketlerini çözebiliyorlardı. Tapınakları yalnızca ibadet alanı değil; aynı zamanda astronomi, matematik, ses frekansları ve bilinç çalışmaları yapılan merkezlerdi. Mu insanları, taşları titreşimlerle işleyebilecek kadar ileri bir bilgiye sahipti. Ruh ve madde arasındaki bağı çözmeye çalışan bu uygarlık, dünyayı yalnızca fiziksel bir alan olarak değil; çok katmanlı bir yaşam sistemi olarak görüyordu.
Kadim kaynaklarda geçen anlatımlara göre; Türklerin ataları da bu büyük uygarlığın önemli topluluklarından biriydi. Mu kıtasında yaşayan bazı bilge kavimlerin, büyük felaketten önce dünyanın farklı bölgelerine göç ettiği söylenir. Orta Asya'ya ulaşan bu toplulukların zamanla proto-Türk kültürlerinin temelini oluşturduğu iddia edilir. Bu yüzden eski Türklerde görülen gök merkezli inanç sistemi, doğa ile kurulan derin bağ, kut anlayışı, semboller, damgalar ve kozmik düzen fikrinin Mu'dan taşınan kadim bir miras olduğu anlatılır.
Sonra bir gün, Annunaki adında dünyaya gelişmiş yeni bir ırk geldi ve dünya süratle değişmeye başladı.
Atlantis'te yerleşik insan topluluklarına getirdikleri gelişmiş silah ve savaş araçlarını onların yaşamlarına empoze ettiler.
Daha sonra Annunakilerden olan Marduk bu iki kadim topluluklar gelişmiş teknolojik silahları ile vurup yok ederken, bu iki devasa kıtanın ve medeniyetin sular altında kalmasını sağladı.
Ve insanlık tarihinin altın çağı sona ererek büyük çöküş başladı...
Bugün, o devasa kıtaların ve ışıltılı şehirlerin üzerinde derin mavilikler hüküm sürse de, Mu ve Atlantis’in küllerinden doğan miras yok olmamıştır. Marduk’un gazabı ve teknolojik yıkım, suların altında koca bir coğrafyayı bıraksa da; o kadim bilgeliğin tohumları, hayatta kalan bilgelerin heybelerinde dünyanın dört bir yanına saçılmıştır. Türklerin atalarından Mayalara, Tibetli keşişlerden Mısır’ın gizemli rahiplerine kadar uzanan bu sessiz genetik ve ruhsal hafıza, bugün hala bir tamgada, bir kilim deseninde ya da gökyüzüne bakarken hissedilen o tuhaf aidiyet duygusunda yaşamaktadır. İnsanlık, unutturulan bu Altın Çağ’ın özlemiyle, bir gün madde ile manayı yeniden birleştireceği ve doğayla uyum içinde titreşeceği o büyük uyanış gününü beklemektedir. Çünkü gerçek tarih, sadece yazılanlarda değil; ruhun en derin katmanlarında saklı olan o kadim frekansta gizlidir.
