Bir devletin gücü yalnızca ordusuyla, bütçesiyle ya da ekonomik büyüklüğüyle ölçülmez. Devleti gerçekten güçlü yapan, kurumlarının kişilere bağlı olmadan işleyebilmesidir. Kuralların kişilerden üstün olduğu, görevlere ehil insanların getirildiği ve yurttaşların devlet karşısında eşit kabul edildiği yerde kurum vardır. Bunun tersi başladığında ise devlet görünüşte ayakta kalsa bile içeriden aşınmaya başlar.
Bu aşınmanın en önemli nedenlerinden biri kayırmacılıktır. Kayırmacılık çoğu zaman küçük ve masum gerekçelerle başlar: “Tanıdığımız biri olsun”, “Bize yakın biri olsun”, “Güvenebileceğimiz insanlarla çalışalım.” Ancak burada tehlikeli bir eşik vardır. Güvenilir olmak ile sadık olmak, sadakat ile liyakat birbirine karıştırıldığında kamu yönetiminin temel ilkesi değişir. Artık soru “Bu işi en iyi kim yapar?” değil, “Bu kişi kime yakın?” olmaya başlar.
Oysa modern devlet düşüncesinin büyük kazanımı, kamusal alanı kişisel ilişkilerden ayırabilmesidir. Klasik bürokrasi anlayışının özünde de bu vardır: Devlet kişisel dostluklarla ve keyfî tercihlerle değil; kurallar, uzmanlık ve görev tanımlarıyla yönetilmelidir. Çünkü devlet kimsenin özel mülkü değildir.
Kayırmacılık yaygınlaştığında yalnızca bazı insanlar haksız biçimde makam sahibi olmaz. Çok daha büyük bir şey kaybedilir: Adalet duygusu.
Bir toplumda insanlar çalışmanın, eğitimin ve yeteneğin kendilerine bir gelecek sağlayacağına inanıyorsa umut vardır. Fakat genç insan yıllarca okuyup kendisini geliştirdikten sonra karşısında daha az nitelikli fakat daha güçlü bağlantılara sahip insanların yükseldiğini görüyorsa sistemle arasındaki bağ zayıflar. Bir süre sonra “Nasıl daha iyi olabilirim?” sorusunun yerini “Kimi tanımam gerekiyor?” sorusu alır. İşte toplumsal yozlaşma tam burada başlar.
Daha kötüsü, kayırmacılık zamanla kendi düzenini üretir. Liyakatle gelmeyen yönetici, çoğu zaman kendisinden daha yetenekli insanlardan rahatsız olur. Çünkü yetenek karşılaştırma yaratır; bilgi yetersizliği görünür kılar. Böylece sıradanlık sıradanlığı seçer. Kurumun içinde eleştirenlerin yerine onaylayanlar, düşünenlerin yerine itaat edenler, uzmanların yerine sadık olanlar çoğalır.
Sonuçta kurumlar vardır ama kurumsallık yoktur. Üniversite vardır ama özgür düşünce zayıftır; bürokrasi vardır ama uzmanlık geri plana itilmiştir; hukuk vardır ama kurala güven azalmıştır; siyaset vardır ama kamusal yararın yerini kişisel ve grupsal çıkarlar almıştır.
Bu nedenle liyakat yalnızca iyi yönetim tekniği değildir. Liyakat demokratik bir ilkedir. Çünkü demokrasinin temelinde yurttaşların eşitliği vardır. Bir insanın çevresi, siyasi yakınlığı veya kişisel bağlantıları ona kamusal alanda ayrıcalık sağlıyorsa eşit yurttaşlık ilkesi yaralanmış demektir.
Çözüm de yalnızca yöneticilerin “iyi insan” olmasına bırakılamaz. İyi devlet, iyi insanların tesadüfen yönetime gelmesine ihtiyaç duymayan devlettir. Açık sınavlar, nesnel ölçütler, şeffaf atamalar, denetlenebilir mülakatlar ve hesap verebilir yöneticiler bunun için gereklidir.
Çünkü kurum dediğimiz şey, aslında toplumun ortak hafızası ve güvencesidir. Kişiler gelir ve gider. İktidarlar değişir. Kuşaklar birbirinin yerini alır. Ama hukuk, eğitim, üniversite, bürokrasi ve devlet kurumları kalmalıdır. Bir ülkenin çöküşü her zaman büyük bir gürültüyle başlamaz. Bazen çok daha sessiz başlar: Hak edenin yerine yakın olanın tercih edilmesiyle.
