Yılmaz Güney'in sessizliğinde Adana'nın sinema hafızası konuşuyor.
Bazı odalar vardır; kapısını açtığınızda dört duvar değil, yıllar karşılar sizi.
Adana Sinema Müzesi'ndeki Yılmaz Güney Odası da işte böyle bir yer.
Kapıyı usulca araladığınız anda, duvarlardan size bakan film afişleri konuşmaya başlar.
"Dağların Oğlu" der biri.
"Çirkin Kral" diye seslenir diğeri.
"Acı",
"Yaralı Kartal",
"At Avrat Silah"
Her afiş, geçmişten bugüne uzanan bir mektup gibidir.
Bir an gözlerinizi kapatırsınız.
Yazlık sinemaların tahta sandalyeleri gelir aklınıza. Yaz akşamlarının sıcağı, çekirdek çıtırtıları, gazoz şişelerinin sesi, perdeye düşen ilk ışık.
Çocukluğunuz, gençliğiniz, umutlarınız aynı beyaz perdeye yeniden yansır.
Sonra gözleriniz Yılmaz Güney'in kıyafetlerine takılır.
Sanki biraz sonra camekândan çıkacak, o kendine has yürüyüşüyle odanın içinde dolaşacak gibidir. Takım elbisesi susar ama yılları anlatır. Kravatı sessizdir ama bir dönemin zarafetini fısıldar.
Filmlerde kullandığı eşyalar ise yalnızca birer aksesuar değildir; Türk sinemasının hafızasına bırakılmış emanetlerdir.
İşte o anda anlarsınız.
Müzeler, sadece eski eşyaların sergilendiği yerler değildir. Müzeler, unutulmaması gereken insanların kalbinin attığı mekânlardır.
Yılmaz Güney'in odasında zaman durur.
Saatler işlemez, takvimler anlamını yitirir. Sadece hatıralar yürür. İnsan, çıktığında dışarıya değil, yıllar öncesinden bugüne dönmüş gibi hisseder kendini.
Belki de bu yüzden aynı odayı bir kez görmek yetmez.
Çünkü bazı mekânlar insanı çağırır. Her ziyaretinde başka bir ayrıntıyı gösterir, başka bir duyguyu uyandırır.
Adana'nın taş sokakları nasıl geçmişi saklıyorsa, Sinema Müzesi'ndeki bu mütevazı oda da Yeşilçam'ın ruhunu sessizce yaşatıyor.
Biz biliyoruz ki.
Bir gün yolu Adana'ya düşen herkes, o kapıyı mutlaka aralamalı.
Çünkü bazen bir şehri anlamak için caddelerini değil, hatıralarını gezmek gerekir. Yılmaz Güney Odası da Adana'nın en kıymetli hatıralarından biridir;
Sessizdir ama anlatacağı hikâyeler hiç bitmez.
