Modernizm, insan aklını, ilerlemeyi ve evrensel doğruları kutsarken; postmodernizm, bu büyük anlatıların sonunu ilan etti. Postmodernizm ile gerçeğin göreceli, bilginin parçalı, kimliğin akışkan olduğu bir dünyaya geçişle birlikte, yalnızca siyaset, kültür ya da sanat değil, toplumun en temel yapısı olan ahlak anlayışında da köklü bir dönüşüm yaşandı. Bu dönüşüm toplumları çoğu zaman bir ahlak erozyonuna, hatta bir çöküşü götürdü.
Toplumların yazılı olmayan ancak ortak kabul gören değerler bütününü Ahlak olarak tanımlıyoruz. İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, hak ile haksızı böylece ayırt ediyoruz. Ahlak, bireylerin yalnızca kendilerine değil, başkalarına karşı da sorumluluk taşımasını sağlayan, bir tür görünmeyen sözleşme niteliği taşıyor. Toplumun düzeni, güvenliği, dayanışması ve adaleti büyük ölçüde bu sözleşmenin işlerliğine bağlı olarak işliyor.
Postmodernist anlayışla bireysel arzular, tercihler ve deneyimler, geleneksel ahlaki çerçevelerin önüne geçti. "Benim doğrum bana, senin doğrun sana " anlayışı; ortak ahlaki zemini zayıflattı; ahlaki bağlayıcılık ortadan kalktı. İnsanlar, yalnızca kendi çıkar ve zevklerine göre hareket etmeye başladı. Toplumsal sorumluluk duygusu azaldı. Komşuya, çevreye, geleceğe karşı duyarlılık kayboldu.
Vicdanın sesi, algoritmaların, reklamların, kâr hesaplarının, günlük siyasi çekişmelerin gürültüsünde bastırıldı. Ahlakî ikiyüzlülük, sosyal medyada gösterilen ile yaşanan arasındaki zıtlıklar etkisi ile her gün biraz daha fazlalaştı.
Ahlak erozyonunun belirtileri çeşitli alanlarda kendini gösterdi: Toplumsal güvensizlik ile insanlar birbirine, kurumlara, hatta aile içindeki ilişkilere bile güven duyamaz hale geldi. Sözün, yeminlerin ya da verilen taahhütlerin hiçbir bağlayıcılığı kalmadı. Değerlerin ticarileşmesi ile sevgi, sadakat, dürüstlük gibi değerler bile artık bir tür marka imajı gibi pazarlanmaya başlandı.
Sadakat, fedakârlık, karşılıklı sorumluluk gibi değerlerin yerini bireysel haz ve çıkara dayalı ilişkiler almasıyla birlikte aile kurumunun zayıflaması ortaya çıktı. Ahlaki pusulanın kaybolmasıyla gençler yalnızca maddi başarıyı yücelten bir dünyada yönsüzleşmeye, anlamsız duygulara kapılmaya başladı.
Toplumsal vicdanın uyuşması ile kötülüklere karşı duyarsızlık başladı; savaş, yoksulluk, kadın cinayetleri haber değeri olmaktan çıktı ya da sadece film gibi izlenmeye başlandı.
Ahlak erozyonunun, toplumu içten içe çökerten bir süreç olduğu şimdilerde daha da belirginleşmiş görünüyor. Tıpkı metalin içten paslanması gibi, dışarıdan güçlü görünen yapılar bir anda dağılabilir. Hukuk sistemleri, anayasalar ya da politik reformlar, ahlaki duyarlılık olmadan işlevsizleşir. Ahlak değerleri olmayan bir toplumda demokratikleşme, kalkınma ya da refah sürdürülebilir değildir.
Ahlaki çöküş karşısında bir geri dönüş nostaljisi ile çözüm aranması yeterli değildir. Ne yalnızca geleneklere sıkı sıkıya sarılmak, ne de bireysel özgürlüğü kutsayan sistemlerle ilerlemek mümkündür.
Şimdi yeni bir ahlak anlayışının inşası gerekmektedir. Bireysel özgürlük ile toplumsal sorumluluğu dengeleyen, evrensel insan haklarını temel alan, ama geleneksel kültürel bağlamı göz ardı etmeyen bir ahlaki çerçeve toplumumuzun temel ihtiyacıdır.
