Ahlak deyince çoğumuzun aklına büyük sözler gelir: iyilik, doğruluk, dürüstlük, vicdan, adalet… Oysa ahlak, çoğu zaman büyük sözlerde değil, hayatın küçük ayrıntılarında saklıdır. Kimsenin görmediği yerde yere çöp atmamakta, sırada beklerken öne geçmemekte, bize yanlışlıkla fazla verilen parayı geri vermekte, güçsüz birine nasıl davrandığımızda ortaya çıkar. Belki de ahlakın en basit tanımı şudur: Kimse görmediğinde de doğru olanı yapabilmek.
Bugün ahlak üzerine daha fazla konuşuyoruz ama sanki onu günlük hayatımızda daha az görüyoruz. Herkes dürüstlükten söz ediyor; fakat küçük bir çıkar ortaya çıktığında kurallar değişebiliyor. Liyakatin önemli olduğunu söylüyoruz ama sıra yakınımıza geldiğinde ayrıcalık isteyebiliyoruz. Adalet diyoruz bunu kendimiz için istiyoruz. Trafikte başkasının yaptığı yanlış bizi öfkelendirirken aynı yanlışı kendimiz yaptığımızda mutlaka bir gerekçemiz oluyor.
İşte ahlakın asıl sınavı burada başlıyor. Ahlak, başkasına verdiğimiz öğüt değil, kendimize koyduğumuz sınırdır. Bir toplumun ahlakı da yalnızca büyük suçlara bakılarak ölçülmez. Küçük yanlışların ne kadar normalleştiğine bakmak gerekir. Torpil sıradanlaşmışsa, yalan “işini bilmek” sayılıyorsa, vergi kaçırmak marifet, kamu malını kullanmak fırsat, başkasının hakkını yemek beceri kabul ediliyorsa orada sorun birkaç kötü insan değildir. Sorun, yanlışın yavaş yavaş toplumun gündelik hayatına yerleşmesidir.
Çürüme çoğu zaman büyük bir gürültüyle başlamaz. Küçük tavizlerle gelir:
“Bir kereden ne olur?”,
“Herkes yapıyor.”,
“Ben yapmasam başkası yapacak.”
“Bu zamanda dürüstlükle yaşanmaz.”
Üstelik çağımız insanı başka bir baskıyla da karşı karşıya. Başarılı olmak, daha çok kazanmak, daha güzel görünmek, daha fazla tüketmek, daha çok tanınmak… Hayat sürekli bir yarış gibi sunuluyor. Böyle bir dünyada insanın değeri karakteriyle değil, sahip olduklarıyla ölçülmeye başlanıyor.
Başarı değerlidir; fakat hangi yoldan elde edildiği daha değerlidir. Zenginlik kötü değildir; fakat başkasının hakkı üzerine kurulmuşsa sorunludur. Güç gerekli olabilir; fakat güçsüzü ezmeye başladığında ahlaki niteliğini kaybeder. Bilgi önemlidir; fakat vicdan yoksa bilgi bile tehlikeli bir araca dönüşebilir.
Bu nedenle ahlak yalnızca dinin, okulun ya da ailenin öğreteceği birkaç kuraldan ibaret değildir. Ahlak, insanın başka bir insanla karşılaştığı her yerde yeniden başlar:
Yaşlı bir insanın yavaşlığına gösterdiğimiz sabırda…
Çalışanımızın emeğinin karşılığını verirken…
Bizden farklı düşünen birini dinlerken…
Gücümüzün yettiği birine haksızlık yapmadığımızda…
Çünkü ahlakın gerçek ölçüsü, bizden farklı ve bizden güçsüz olanlara nasıl davrandığımızdır.
Belki toplum olarak yeniden bazı basit kelimeleri hatırlamamız gerekiyor: “Ayıp, Emanet, Hak, Kul Hakkı, Vicdan, Söz, Utanmak, Teşekkür etmek, Özür dilemek…” Bunlar eski dünyaya ait eskimiş kelimeleri değildir. Tam tersine, birlikte yaşayabilmenin görünmez direkleridir.
Her şeyi kanunlarla düzenleyemeyiz. Her sokağa polis, her odaya kamera, her insanın başına denetçi koyamayız. Zaten sağlıklı toplum, insanların yalnızca cezadan korktukları için değil, doğru olduğuna inandıkları için doğru davranabildikleri toplumdur. Ahlak tam da burada başlar. Kimse görmezken. Kimse alkışlamazken. Karşılığında hiçbir şey kazanmayacağımızı bilirken bile insan kalabilmekte.
