Bir toplumun geleceğini belirleyen yalnızca sahip olduğu doğal kaynaklar, ekonomik büyüklüğü ya da teknolojik imkânları değildir. Asıl belirleyici olan, insanların hangi ölçütlere göre değerlendirildiğidir. Bilginin, emeğin, yeteneğin ve dürüstlüğün karşılık bulduğu toplumlar ilerler; yakınlığın, sadakatin ve tanışıklığın başarıdan daha değerli hale geldiği toplumlar ise zamanla sıradanlaşır. Kayırmacılık tam da bu noktada ortaya çıkar.
Kayırmacılık; bir görevin, makamın, ihalenin ya da herhangi bir imkânın hak edene değil, “bizden olana” verilmesidir. Akrabalık, hemşehrilik, arkadaşlık, siyasi yakınlık veya kişisel sadakat, liyakatin önüne geçtiğinde, yalnızca bir kişiye ayrıcalık tanınmış olmaz; toplumun adalet duygusuna da zarar verilir.
Sorunun eğitimle güçlü bir ilişkisi vardır. Eğitimin amacı yalnızca diploma vermek değil; insana düşünmeyi, sorgulamayı, üretmeyi ve emeğin değerini öğretmektir. Eğitim sistemi bu işlevini kaybettiğinde diploma çoğalırken nitelik azalabilir. İnsanlar bilgi ve becerileriyle değil, sahip oldukları ilişkilerle ilerleyebileceklerine inanmaya başlar. Böylece gençlere verilen örtülü mesaj “Çalış, öğren ve üret!” olmaktan çıkar, “Doğru kişileri tanı, doğru çevrede bulun!” şekline döner.
Kayırmacılığın belki de en ağır sonucu artık “Çalışma isteğinin öldürmesidir.” Bir genç yıllarca okuyup kendisini geliştirdiği halde bir göreve daha az yeterli bir kişinin getirildiğini gördüğünde yalnızca kişisel bir hayal kırıklığı yaşamaz. Sisteme olan güvenini de kaybeder. Bir süre sonra “Neden çaba harcayıp çalışayım?” sorusu ortaya çıkar. Yetenekli insanlar geri çekilir, bazıları başka ülkelere yönelir, bazıları ise mevcut düzene uyum sağlamaya çalışır.
Böylece kayırmacılık yalnızca ahlaki değil, aynı zamanda büyük bir ekonomik verimsizlik yaratır. İşini bilmeyen yönetici yanlış karar verir; yetersiz uzman yanlış proje hazırlar; ehil olmayan kamu görevlisi hizmet kalitesini düşürür. Kurumların yönetim kapasitesi giderek zayıflar. Başlangıçta birkaç kişiye sağlanan ayrıcalık, sonunda bütün toplumun ödediği bir faturaya dönüşür.
Daha tehlikelisi, kayırmacılığın zamanla normalleşmesidir. İnsanlar artık “En yetenekli kim?” diye değil, “Kimin adamı?” diye sormaya başladığında kurum kültürü çözülmeye başlamış demektir. Sıradanlık yükselirken yetenek tehdit olarak görülür. Çünkü liyakatsiz kişinin en büyük korkusu, kendisinden daha bilgili insanların varlığıdır. Bu nedenle kayırmacılık kendi benzerlerini üretir: Yetersiz yönetici kendisinden daha yetersiz yardımcıları tercih eder ve vasatlık yukarıdan aşağıya doğru çoğalır.
Bunun karşısında yapılması gereken yalnızca “liyakat önemlidir” demek değildir. Liyakat kurallarla güvence altına alınmalıdır. İşe alımlar açık ölçütlere bağlanmalı, sınav ve mülakat süreçleri denetlenebilir olmalı, yükselmenin yolu performans ve yetkinlikten geçmelidir. Eğitim ise çocuklara yalnızca sınav kazanmayı değil, emekle başarı arasındaki bağı öğretmelidir.
Çünkü kayırmacılığın karşıtı sadece liyakat değildir; aynı zamanda adalettir.İnsanların kim olduklarından, kimi tanıdıklarından veya hangi çevreye ait olduklarından bağımsız olarak yetenekleriyle yükselebildikleri toplumlarda umut vardır. Umudun bulunduğu yerde çalışma, üretme ve öğrenme isteği güçlenir.
Bir ülkenin gerçek zenginliği, en yetenekli insanlarını bulup onların önünü açabilmesidir. En büyük yoksulluğu ise yeteneklerini susturup sıradanlığı ödüllendirmesidir. Kayırmacılık birkaç kişiyi yükseltir gibi görünür; gerçekte ise bütün toplumu aşağıya çeker.
