Tarsus Eshab-ı Kehf: Zamanın sustuğu, imanın konuştuğu mağara. Bir mağara, Yedi genç. Sadakatle bekleyen bir köpek. Ve üç asrı aşan mucizevi bir uyku.
Tarsus'taki Eshab-ı Kehf, yalnızca bir efsane değil; asırlardır milyonlarca insanın kalbine dokunan ortak bir inancın sessiz şahididir. Bazı şehirler tarih yazar, bazı şehirler ise tarihin kendisi olur. Çukurova'nın bereketli topraklarında binlerce yıldır medeniyetlere ev sahipliği yapan Tarsus da işte böyle şehirlerden biridir.Her sokağında farklı bir uygarlığın izi, her taşında ayrı bir medeniyetin nefesi vardır. Bu kadim kentin en gizemli duraklarından biri ise hiç kuşkusuz Eshab-ı Kehf Mağarası'dır.
Tarsus'un yaklaşık 12 kilometre kuzeyinde, Dedeler Mahallesi yakınlarında Encülüs Dağı'nın eteklerinde bulunan mağara, yalnızca Türkiye'nin değil, dünyanın en önemli inanç merkezlerinden biri olarak kabul edilmektedir.
Hristiyanlar tarafından "Yedi Uyurlar"
Müslümanlar tarafından ise "Eshab-ı Kehf" olarak bilinen bu kutsal olay, asırlardır insanlığın ortak hafızasında yaşamaya devam ediyor. Kur'an-ı Kerim'in Kehf Suresi'nde anlatılan kıssa, Allah'a olan inançlarından vazgeçmeyen yedi gencin zulümden kaçarak bu mağaraya sığınmasını konu alır.
Rivayete göre Roma İmparatoru Decius (bazı kaynaklarda Takyanus) döneminde tek Allah'a inandıkları için ölümle tehdit edilen gençler, canlarını kurtarmak için bu mağaraya sığınırlar.
Onlarla birlikte sadık dostları Kıtmir de mağaraya girer.
İşte mucize tam burada başlar.
Allah'ın kudretiyle yüzyılları aşan bir uyku başlar. Kur'an'da bu sürenin üç yüz dokuz yıl olduğu belirtilir. Zaman onlar için durmuş, dünya ise değişmeye devam etmiştir.
Uyandıklarında ise bambaşka bir dünya vardır.Ellerindeki para eski, insanlar farklı, yönetim değişmiştir. Bir zamanlar ölüm tehdidi altında yaşayan inananlar artık özgürce ibadet edebilmektedir. Bu olay yalnızca bir mucize değil, aynı zamanda insanlığa verilen büyük bir mesajdır.
İnanç, sabır ve teslimiyet
Bugün mağaraya inen ziyaretçiler yalnızca taş duvarları görmez. Asırların sessizliğini, duaların yankısını ve tarihin derin nefesini de hissediyor.
Yüzlerce yıl önce yaşandığına inanılan bu büyük hadise, Tarsus'u yalnızca tarih şehri değil, aynı zamanda umut şehri hâline getirmiş.
MAĞARANIN SESSİZLİĞİNDE 310 YIL
Tarsus’un dağında bir mağara, içinde üç asırlık bir sır.Bazı yerler vardır,
insan oraya gitmez.Oraya insanın içi gider.
Tarsus'un kuzeyinde, Encülüs Dağı'nın eteğinde, asırlardır sessizliğini koruyan bir mağara var.
Eshab-ı Kehf. Yedi genç.
Bir de Kıtmir. Zamanın kapısını kapatıp üç asır uyuyan bir sır.
Ben o mağaranın taşlarına baktığımda yalnızca kayaları görmüyorum. Orada korkunun karşısında dimdik duran yedi yüreği görüyorum. Bir tarafta saltanat. Bir tarafta zulüm. Bir tarafta ölüm korkusu.
Öte tarafta Allah'a teslim olmuş gençlerin tertemiz imanı.Onlar dünyayı değil, inançlarını seçtiler.Sarayın kapısından değil, mağaranın kapısından girdiler. Belki arkalarında bir şehir bıraktılar. Belki annelerini, babalarını, sevdiklerini. Ama inançlarını bırakmadılar.
Çünkü insan bazen yaşamak için bir mağaraya sığınır; Bazen de mağara, insanın inancını yaşatmak için dünyaya açılan kapısı olur.
Sonra zaman sustu.Günler geçti.Aylar geçti. Yıllar geçti. Bir insan ömrü geçti. Bir nesil geldi, bir nesil gitti.Krallar öldü.Saraylar yıkıldı.Diller değişti.Paralar değişti.
Şehirler değişti.Ama mağaranın içinde zaman başka türlü aktı.
Üç yüz dokuz yıl.
Dile kolay! İnsan düşünmeden edemiyor:
Acaba zamanın da bir kalbi var mıydı? Varsa, o mağaranın önünde durmuş ve susmuş olmalı.
Çünkü bazen zaman bile iman karşısında başını eğiyor.
Ve Kıtmir.
Ah Kıtmir!
Bir köpek.
Ama adı insanlardan önce unutulmayan bir sadakat.
Dünyada nice insanlar vardır, dostunu yarı yolda bırakır. Nice insanlar vardır, menfaat bitince sevgisi de biter. Nice insanlar vardır, makamın önünde eğilir, hakikatin önünde susar. Ama Kıtmir, mağaranın kapısında bekledi. O da o büyük sırrın sessiz şahidi oldu.
Belki bize şunu söyledi:
Sadakat, bazen konuşmak değil; kapıda beklemektir.
Bugün Tarsus'a gelen insan, Eshab-ı Kehf'in merdivenlerinden inerken aslında yalnızca mağaraya inmiyor.Kendi içine iniyor. On beş basamak.Her basamakta başka bir düşünce.
Birinci basamakta dünya.
İkinci basamakta makam.
Üçüncüde para.
Dördüncüde şöhret.
Sonra insan kendi kendine soruyor:
"Bunca şeyin arasında benim imanım nerede?"
İşte mağara burada başlıyor. Taşların arasında değil. İnsanın yüreğinde.
Kur'an-ı Kerim, onların sayısı konusunda insanların farklı şeyler söyleyeceğini bildiriyor.
Çünkü belki de önemli olan kaç kişi oldukları değil; Ne uğruna mağaraya girdikleridir.
İsimleri de asıl mesele değildir. Çünkü insanın adı tarihte kalmayabilir.
Ama yaptığı iyilik kalır.
Söylediği güzel söz kalır.
İnandığı hakikat kalır.
Arkasında bıraktığı dua kalır.
Eshab-ı Kehf'in bize bıraktığı da işte budur.
İman varsa korkuya yer yoktur.
Sabır varsa karanlığın sonu vardır. Hakikat varsa zamanın hükmü yoktur.
Tarsus'un taşları bugün hâlâ susuyor. Ama o taşların sustuğu yerde dualar konuşuyor.
Mağaranın karanlığında ışık aranıyor. Yüzyılların sessizliği, bugünün insanına bir şey söylüyor:
"Ey insan."
"Ömrün de bir gün bitecek."
"Malın da."
"Makamin da."
"Şöhretin de "
"Geriye ne kalacak?"
Belki bir iyilik.Belki bir dua. Belki bir sadakat.
Belki de insanın Allah'a karşı verdiği söz.
Ben Eshab-ı Kehf'i düşünürken Tarsus'un gökyüzüne bakıyorum.
Diyorum ki:
-Bu şehir yalnızca portakal kokmuyor. Bu şehir tarih kokuyor. 0Bu şehir dua kokuyor.Bu şehir, insanın kalbine dokunan eski bir hikâyeyi hâlâ taşıyor.
O mağara, üç yüz dokuz yılın ardından hâlâ bize şunu söylüyor:
Zaman geçer. İnsan değişir.
Dünya döner. Ama hakikat. Hakikat, bir mağaranın karanlığında bile ışığını kaybetmez.
Tarsus'ta bir mağara var.
İçinde yedi genç.
Kapısında Kıtmir.
Üzerinde gökyüzü.
Birde. yüzyıllardır bekleyen bir sessizlik. O sessizliği dinleyen herkes, aslında biraz kendisini dinliyor.
Belki de Eshab-ı Kehf'in en büyük sırrı budur: Mağaraya giren insan, geçmişi görmez yalnızca.
Kendi kalbinin aynasına bakar.
O aynada tek bir soru kalır:
"Sen, hakikat uğruna neyi geride bırakabilirsin?"
