Silgi gibi tüketebilseydik yaşanmışlıklarımızı; yeniden dönebilseydik o tertemiz mazide kalan anılara. Bir çocuk gülüşüne, bir dost sohbetine, bir annenin sıcak bakışına.
Ama hayatın silgisi yok.
Dün geri gelmiyor. Yaşanan yaşanıyor, zaman akıp gidiyor.
İşte bu yüzden hayat bir öyküdür; bazen hüzünlü bir türkü, bazen gönülden kopan bir şiir.
Hayatı melodi tadında yaşamak insana değer katar.
Her günü düğün gibi yaşamak herkesin hakkıdır. Bunun için insan kendisine ulaşmanın yollarını aramalı; sevmeli, üretmeli, okumalı, paylaşmalı.
Hatta ölümü sevmeli, ondan korkmamalı.
Çünkü ölümden korkarak yaşanan hayat, zaten eksik yaşanmış hayattır. Ölümün bizden korkmasını istiyorsak, hayatı ıskalamamalıyız.
Arkamızda makam, para ve eşya değil; güzel sözler, güzel dostluklar ve şiir tadında yaşanmış bir hayat bırakmalıyız.
Bunun yolu da edebiyattan ve kitaptan geçer.
Şiiri sevin. Edebiyatı sevin. Çünkü kitap insanın zihnini gençleştirir. Bilgi dağarcığını, kelime hazinesini ve dünyaya bakışını zenginleştirir. İnsan okudukça kendisini daha iyi ifade eder, toplum içindeki itibarı da artar.
Bulanık ve bomboş hayat insanı erken yaşlandırır. Okumak ise zihne yeni pencereler açar.
Hele insan, yaşadığı şehrin yazarlarını okumalı.
Adana halkı kendi yazarlarını daha çok okumalı.
Çünkü şehir yalnızca taşından, toprağından, caddesinden ibaret değildir. Şehir; yazılan kitaplarda, anlatılan öykülerde, söylenen türkülerde ve şiirlerde yaşar.
Taşköprü, Seyhan, Tepebağ, eski Adana sokakları; bir yazarın cümlesinde yeniden hayat bulur.
Okumazsak şehir hafızamızı kaybederiz.
Unutulmak istemiyorsanız okuyun, yazın, yaşayın.
Çünkü insan, yaşadığı kadar değil, bıraktığı iz kadar yaşar.
Hayatın silgisi yok.
Öyleyse yarın silmek isteyeceğiniz bir hayat değil, hatırladıkça gülümseyeceğiniz bir hayat bırakın geride.
Hayat bir öyküdür.
Hayat bir şiirdir.
Hayat bir türküdür.
Hayat bir Edebiyat'tır.
Son mısraralarımızı hepimiz kendimiz yazıyoruz.
