Sabah uyandığımızda elimize aldığımız o küçük ekranlar, artık dünyaya açılan penceremiz değil; çoğunlukla kırık, kırık olduğu kadar da yanıltıcı aynalarla dolu bir labirent. Gün geçmiyor ki sosyal medya akışlarımızda patlayan bir haber, yayılan bir iddia ya da viral olan bir görsel zihnimizi ele geçirmesin. Ancak bu bilgi sağanağının altında ıslanırken kaçırdığımız hayati bir detay var: Aldığımız bilginin ne kadarı gerçek, ne kadarı zehir?
İletişim çağının en büyük salgını, hiç şüphesiz mezenformasyon; yani kasten kötü niyet taşımayan ancak yanlış, eksik veya hatalı bilginin bilinçsizce yayılması. Birçoğumuz "dezenformasyon" kavramına aşinayız; bir algı operasyonu veya siyasi/ekonomik çıkar için bilerek üretilen yalanlar... Mezenformasyon ise bu yalanın ya da yanlışın "faydalı bir şey yapıyorum" veya "dostlarımı uyarıyorum" duygusuyla iyi niyetli kitleler tarafından çoğaltılmasıdır.
Peki, nasıl oluyor da aklı başında insanlar birer yanlış bilgi taşıyıcısına dönüşüyor?
Cevap, insan psikolojisinin ve dijital algoritmaların kusursuz fırtınasında saklı. Algoritmalar bize hakikati değil, en çok etkileşim alan—yani en çok öfke, korku ya da şaşkınlık yaratan—içerikleri sunuyor. Duygularımızı harekete geçiren bir iddia gördüğümüzde, mantığımızı devreye sokmadan önce "paylaş" butonuna basıyoruz. Bir sahte sağlık tavsiyesini sevdiklerimiz korumak için gruptan gruba iletirken, aslında mezenformasyon çarkına su taşıyoruz.
Bu durum sadece bireysel bir yanılgı meselesi de değil; kamu sağlığını, toplumsal huzuru ve demokrasinin temellerini tehdit eden kitlesel bir güvenlik sorunudur. Pandemi döneminde kulaktan kulağa yayılan asılsız tedavi yöntemlerinden, kriz anlarında saniyeler içinde türetilen sahte görüntülere kadar her yanlış bilgi, toplumun güven duygusunda tamiri zor çatlaklar açıyor.
Hakikatin erozyona uğradığı bu çağda, dijital bir "hijyen" devrimine ihtiyacımız var.
Nasıl ki kaynağını bilmediğimiz bir suyu içmiyorsak, kaynağını doğrulamadığımız bilgiyi de bünyemize almamalı, en önemlisi başkalarına ikram etmemeliyiz. Bir habere tıklamadan, bir iddiayı yaymadan önce durup sormak zorundayız: Bu bilgi nereden geliyor? Başka bağımsız kaynaklar bunu doğruluyor mu? Bu içerik benim duygularımı manipüle etmeye mi çalışıyor?
Gerçek, her zaman yalandan ve yanlıştan daha yavaş yürür; çünkü gerçeğin kanıtlara, kontrole ve zamana ihtiyacı vardır. Yalan ise arkasına duyguların rüzgarını alarak ışık hızında yayılır. Hakikati korumak, dijital dünyada attığımız her tıklamanın, paylaştığımız her cümlenin sorumluluğunu taşımakla başlar. Dijital dünyanın duyarsız birer tüketicisi olmak ya da hakikatin yanında duran bilinçli birer süzgeç olmak bizim elimizde.
