Bir elinde pamuk, bir elinde kalem. İsmail’in yarım bırakılmaması gereken hayali..!
Bazı çocuklar vardır; sabahları annelerinin öpücüğüyle değil, geçim derdinin sert sesiyle uyanırlar. Bir ellerinde ekmekleri, diğer ellerinde umutları vardır. Kimi okul yoluna düşer, kimi pamuk tarlasının sıcağında çocukluğunu geride bırakır. Kimi de İsmail gibi, hem çalışmanın hem okumanın yükünü küçücük omuzlarında taşır.
Yazar Sadık Çil’in Emek, Öykü, kitabında yer alan “Çizgili Defter” öyküsü, işte böyle bir çocuğun hayatına dokunuyor. İsmail’in hikâyesi yalnızca bir çocuğun öyküsü değil; yoksulluğun, göçün, emeğin ve eğitim umudunun iç içe geçtiği toplumsal bir gerçektir.Adıyaman’da köyleri baraj sularının altında kalan bir aile. Ardından Şanlıurfa’ya uzanan göç yolu. Boklu bir derenin kenarında, hayvanlarla insanların aynı çatı altında yaşamaya çalıştığı bir ev… Ve pamuk mevsimi geldiğinde Harran’ın tarlalarında kurulan çadırlar..!
İsmail’in çocukluğu, yoksulluğun çizdiği sınırlar içinde geçiyor. Urfalı çocuklar pamuk toplamayı doğdukları günden beri öğrenmiş gibi yarışırken İsmail, göçmen bir ailenin çocuğu olarak o yarışta geride kalıyor. Fakat onun yüreğinde başka bir yarış var: Okuyabilmek, kalem ve defter sahibi olabilmek, belki de ailesinin yaşadığı yoksulluğu bir gün geride bırakabilmek.İsmail için pamuk, yalnızca tarladan toplanan beyaz bir ürün değildir. O pamuk, kalemin, defterin ve okul yolunun parasıdır. Gün boyu güneşin altında biriktirdiği her kuruş, onun eğitim hayaline biraz daha yaklaşması demektir.Bir çocuk, okul çantasını hazırlarken hangi kitabı okuyacağını değil, o kitabı alabilmek için kaç saat çalışması gerektiğini düşünüyorsa burada hepimizin durup düşünmesi gerekir. İsmail’in annesi Hacer, doğumu yaklaşmış olmasına rağmen evin yükünü taşımaya devam ediyor. Sabah erkenden hayvanların yemini veriyor, çocuklarını uyandırıyor, sofraya ıslatılmış ekmeği ve sana yağını koyuyor. İnşaatta ayağına düşen kalaslar nedeniyle sakat kalan baba ise aksayarak sofraya geliyor. Ailenin imkânları sınırlı; fakat annenin yüreğindeki umut sınırsız.
Hacer, oğlunun arkasından sesleniyor:
“Kimseyle kavga etme. Kalemine, defterine sahip çık. Allah zihin açıklığı versin.”
Bir annenin bu sözlerinde ne büyük bir hayat dersi var..!
O anne, oğluna yalnızca kalemini ve defterini korumasını söylemiyor. Aslında ona geleceğini korumasını öğütlüyor. Çünkü biliyor ki yoksulluk insanın cebini boş bırakabilir ama eğitim, insanın önüne yeni kapılar açabilir. İsmail’in ağabeyinden kalan mavi önlüğü, sırtındaki çantası ve elindeki yağlı ekmeğiyle okul yoluna düşmesi, insanın yüreğine dokunuyor. Okul açılalı üç hafta olmuş; ancak pamuk mevsimi bitmeden çocukların sınıflara dönmesi kolay değil. Ailelerin geçim mücadelesi, çocukların eğitim takviminden daha güçlü hâle gelebiliyor.
İşte asıl mesele burada başlıyor.Çocukların çalışmak zorunda kalmadığı, okula yoksulluğun gölgesi düşmeden gidebildiği bir düzen kurmak, hepimizin ortak sorumluluğudur.**
Elbette emeğin değeri büyüktür. Fakat çocuk emeğiyle yetişkinlerin geçim yükünü taşımak zorunda kalan bir çocuğun hikâyesi, övgüyle geçiştirilecek bir hikâye değildir. Çocuğun yeri yalnızca tarlada, atölyede ya da iş başında değil; okulda, oyun alanında, kitapların ve hayallerin arasındadır. İsmail’in kalem ve defter almak için pamuk toplaması, onun azmini gösterirken aynı zamanda toplumun önüne bir soru bırakıyor: Bir çocuğun eğitim hakkına ulaşabilmesi neden bu kadar zor olmalı?
Bir çocuk, defterini alabilmek için gün boyu tarlada çalışıyorsa o defterin çizgileri yalnızca yazı yazmak için değildir. Her çizgi, aşılması gereken bir engeli; her boş sayfa, kurulmayı bekleyen bir geleceği anlatır.Sadık Çil’in “Çizgili Defter” öyküsü bize yoksulluğu uzaktan seyretmemeyi, çocukların yaşadıklarını anlamayı ve onların sesini duymayı hatırlatıyor. İsmail’in öyküsünde kendi hayatımızdan, görmezden geldiğimiz sokaklardan ve yarınlarımızdan izler buluyoruz.
Unutmayalım:
Her çocuğun arkasında Hacer gibi umut taşıyan bir anne, önünde aşılması gereken zorluklar olabilir. Ama o çocuğun geleceği, yalnızca ailesinin omuzlarına bırakılamaz. Eğitim hakkını korumak, çocukları çalışmak zorunda bırakan koşulları ortadan kaldırmak ve ailelerin geçim mücadelesini hafifletmek toplumsal bir görevdir.İsmail’in çizgili defteri boş kalmasın.Kalemi pamuk tozuyla değil, öğrendiği kelimelerle dolsun. Ellerinde tarlanın yorgunluğu değil, kitapların heyecanı olsun. Sabahları bir işçinin telaşıyla değil, bir öğrencinin merakıyla uyansın.Çünkü bir çocuğun geleceğini değiştirmek, yalnızca onun hayatını değil, toplumun yarınını da değiştirmektir.Bir çocuğun elinden kalemini alıp yerine iş yükü koymayalım. Çizgili defterini açalım ki hayalleri yarım kalmasın.
İsmail’in hikâyesi bize şunu söylüyor:
Çocukların geleceği tarlalarda tüketilmesin; eğitimle, emekle, sevgiyle ve fırsat eşitliğiyle büyüsün.Biz büyükler, bir gün geriye dönüp baktığımızda hiçbir çocuğun defterinin yoksulluk yüzünden yarım kalmadığını söyleyebilelim.Çünkü her çocuğun bir defteri, her defterin bir hikâyesi, her hikâyenin de yaşanmaya değer bir geleceği vardır.
