Belki de çağımızın gerçek çatışması iyilikle kötülük arasında değil; insanın içinde kalan insanla, insanlığından çıkmış tarafı arasındadır.
Çünkü kötülük artık her zaman karşımıza karanlık bir yüzle çıkmıyor.
Bazen takım elbise giyiyor, makam koltuğuna oturuyor, güzel konuşuyor. Bazen sosyal medyada ahlâk dersi veriyor, birkaç dakika sonra bir başkasının onurunu kırmaktan çekinmiyor. Bazen “hak” diyor ama kendi çıkarı söz konusu olduğunda hakkı unutuyor.
İşte asıl tehlike burada başlıyor.
İnsan, kötülüğü dışarıda ararken kendi içindeki sessiz değişimi fark etmeyebiliyor.
Önce küçük bir yalanı önemsemiyoruz.
“Ne olacak canım?” diyoruz.
Sonra haksızlığa sessiz kalıyoruz.
“Bana dokunmuyor ya ”
Bir gün bir başkasının acısına bakıp geçiyoruz.
“Benim derdim bana yeter.” Fark etmeden içimizdeki insan biraz daha susuyor. Oysa insanı insan yapan, yalnızca aklı, parası, makamı ya da gücü değildir.
-Merhametidir. Vicdanıdır.
-Haksızlık karşısında duyduğu rahatsızlıktır.
-Kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamasıdır.
-Bir çocuğun gözyaşında kendi çocuğunun yüzünü görebilmesidir.
-Yaşlı bir insanın yalnızlığında kendi geleceğini hatırlamasıdır.
-Bir annenin feryadında insanlığın ortak acısını duyabilmesidir.
Bugün dünyaya baktığımızda teknoloji ilerliyor, şehirler büyüyor, binalar yükseliyor, iletişim hızlanıyor. Ama bütün bunların ortasında insanın birbirine yabancılaşması giderek büyüyor. Telefonlarımız birbirimize daha yakınlaştırıyor; fakat bazen gönüllerimizi birbirimizden uzaklaştırıyor.
-Herkes konuşuyor.
-Fakat çok az insan gerçekten dinliyor.
-Herkes haklı olmak istiyor.
-Fakat çok az insan “Acaba ben nerede yanlış yaptım?” diye soruyor.
-Herkes başkasının kusurunu görüyor.
-Kendi kusuruna ise aynayı çevirmekten kaçıyor.
Belki de çağımızın en büyük sınavı budur:
-İnsan kalabilmek.
-Öfkelendiğimizde insan kalabilmek.
-Güç sahibi olduğumuzda insan kalabilmek.
-Kaybettiğimizde insan kalabilmek.
-Kazandığımızda insan kalabilmek.
-Bize haksızlık yapıldığında bile başkasına haksızlık etmemek.
Çünkü insan olmak, sadece iyi günlerin meziyeti değildir.
Asıl mesele, kötülük yapabilecek güce sahipken iyiliği seçebilmektir.
Elinde fırsat varken ezmemektir.
İntikam alabilecekken affedebilmektir.
Susarak bir kötülüğe ortak olabilecekken konuşabilmektir.
Belki de en önemlisi, içimizdeki insanlığın sesini kaybetmemektir.
Her insanın içinde iki ayrı ses vardır sanki.
Biri “Kendini düşün” der.
Diğeri “Bir de karşındakini düşün” diye fısıldar.
Biri “Ne kazanırım?” diye sorar.
Diğeri “Ne kaybederiz?” diye düşünür.
Biri öfkeyi büyütür.
Diğeri vicdanı hatırlatır.
İşte insanın gerçek mücadelesi tam da burada başlar. Kimin kazanacağına her gün biz karar veririz.
Bazen tek bir cümleyle.
Bazen bir özürle.
Bazen uzattığımız bir el ile.
Bazen de yapabileceğimiz bir kötülüğü yapmayarak.
Unutmayalım:
Dünyayı yalnızca büyük yasalar, büyük devletler, büyük projeler değiştirmez.
Bazen dünyayı bir insanın başka bir insana gösterdiği küçücük merhamet değiştirir.
Bir kapının açılması.
Bir sofranın paylaşılması.
Bir yetimin başının okşanması.
Bir haksızlığın karşısında “Bu doğru değil” denilmesi.
Belki de insanlığın kurtuluşu, yeniden birbirimizin insan olduğunu hatırlamaktan geçiyor.
Çünkü kötülük büyüdüğünde önce şehirleri değil, vicdanları işgal eder.
Vicdan sustuğunda insanın dış görünüşü aynı kalsa bile içindeki insan eksilmeye başlar.
Öyleyse bugün kendimize bir soru soralım:
Benim içimde hangisi büyüyor?
İnsanlığından çıkmış tarafım mı?
Yoksa hâlâ iyiliğe, merhamete, adalete ve vicdana tutunan o insan mı?
Cevabı başkasında aramayalım.
Aynaya bakalım.
Çünkü çağımızın en büyük savaşı belki de dışarıda değil.
Tam da içimizde yaşanıyor.
O savaşta insanlığımızı kaybetmemek, hepimizin en büyük zaferidir.
