Bugün konu bulmakta bir hayli zorlandım, etliye sütlüye karışmadan yazı yazmak bazen bir hayli zor oluyor. Sonra dedim ki kendime “son yaşananları mizahi dille anlatsan yeter bence”
Haydi başlayalım…
Bir Ülke Düşünün, kanunlardan hızlı duygu değiştiriyor….
Son zamanlarda fark ettim ki bu ülkede sabit kalan tek şey… Hiçbir şeyin sabit kalmaması.
Kanunlar değişiyor, yönetmelikler güncelleniyor, genelgeler sabah başka akşam başka. Bakanlıklar öyle bir tempoda ki, insan “ben dün hangi mevzuata göre yaşıyordum?” diye sabah aynaya soruyor.
Bir gün “şöyle yapacaksınız”, ertesi gün “hayır onu aslında öyle dememiştik” deniyor. Ben de kurum yöneticisi olarak artık çantamda kalem-defterden çok yönetmelik taşıyorum. Biri sorsa “hayatta kalma çantanızda ne var?” diye:
– Güncel mevzuat,
– Bir önceki mevzuat,
– “Ama geçen ay böyleydi” savunması.
Veliler desen ayrı bir sosyolojik deney. Sabah “Siz bizim ailemiz gibisiniz” deyip, öğleden sonra “Biz gidiyoruz” mesajını atan bir kitle var. Gitmelerinin sebebi bazen eğitim değil, bazen kurum değil… Ay burcuyla da alakası olabilir. Henüz emin değilim. Ama kesin olan şu: Karar anları genelde WhatsApp’ta ve noktalama işareti olmadan geliyor.
Aile kısmı… Ah aile.
İnsanın en güvende hissetmesi gereken yer, bazen en sert rüzgârın estiği yer olabiliyor. Yıllarca yanında durdukların, bir gün seni savcılık cümlelerinin içine sıkıştırabiliyor. Haklı olduğunu bilmek yetmiyor; çünkü mesele hukuk değil, hayal kırıklığı. Kanunen sorun yok ama vicdanen hasar büyük.
Ya şu meşhur karneler?
Bir avuç çocuğun e-okuldan gelişim raporlarını tiklemek…”yetiniz gayrii durumuna getirirken…” garibim ilkokul öğretmenlerini düşünemiyorum bile…Her gelişim başlığının en az 25-30 maddisini de tiklemeniz gerekiyor, aslında bu sistemi getirenleri oturtup aynısını yaptırmak gerek de işte…Yine gücümüz yetmiyor…
Akılımın ermediği yemeyip içmeyip neden, karne formatı değişir, Gençliğe Hitabe’ nin Türkiye Cumhuriyeti kurucu önderinin fotoğrafının kaldırılması hangi düşünceye hizmet eder? İşte buda yine gücümüzü aşan bir konu…
Personel meselesine gelirsek…
Altı ay önce kendi el yazısıyla istifa edip, bugün “bana zorla imzalattılar” diyen bir gerçekliğin içindeyiz. Demek ki artık zaman makinesi icat edilmiş ama bize haber verilmemiş. Geçmiş, bugün yeniden yazılabiliyor. Ben de merakla bekliyorum: Yakında “Ben aslında hiç burada çalışmadım ama yine de dava açıyorum” diyen olur mu?
Bütün bunların arasında ben ne yapıyorum?
Aklımı korumaya çalışıyorum.
Bazen kahveme bakıp “Sen de mi değiştin?” diye soruyorum.
Bazen kendime “Bu yaşadıklarım bireysel mi, yoksa toplumsal mı?” diyorum. Cevap net: Toplumsal. Çünkü bu ülkede herkes biraz yorgun, biraz gergin, biraz da haklı olduğunu ispatlama telaşında.
En komiği ne biliyor musunuz? Herkes çok haklı, ama kimse mutlu değil.
Herkes konuşuyor, ama kimse duymuyor. Herkes gidiyor, ama kimse nereye gittiğini bilmiyor.
Ben yine de sabah kapıyı açıyorum.
Yönetmelik değişse de, veli gitse de, dava tehdidi gelse de, haksız yere ceza yesem de…
Çünkü bu ülkede ayakta kalmanın adı artık “direnç” değil, “mizah”.
Gülümsüyorum.
Çünkü başka türlü aklımı koruyamam.
Hani yazı bulmakta zorlanıyorum diyorum ya… Aslında bakınca bu da mizah… Zira yaşadıklarım zaten yazının kendisi olmuş.
Bu memlekette, sağlıklı bir akla sahip olmak, anlık değişen gündem ve mevzuatları takip etmek ve hele personel çalıştırmak gerçekten korkunç bir direnç…Direnciniz de mizahınız hiç bitmesin.
Şimdilik her zaman olduğu gibi hoşça kalın, akıl ve beden sağlığınızı korumaya çalışın!
