Toroslar’ın eteklerinde kendi hâlinde yetişen, kebabımızın üstüne ekşi ekşi konan o güzelim sumağı bile dışarıdan alıyorsak durup bir düşünmemiz gerek.
Adana Kebabı'nın yanından sumaklı soğanı çıkarırsan, o masanın bir tarafı eksik kalır.
Çukurova’nın lezzet haritasında sumak öyle süs niyetine duran bir baharat değildir; yemeğin ruhudur, lezzetin tamamlayıcısıdır.
Peki, mutfağımızın baş tacı olan, dağlarımızda bereketiyle kendiliğinden biten bu bitkiyi neden ithal ediyoruz?
Cevap ne yazık ki klasik bir ihmalkârlıkta yatıyor: "Nasıl olsa dağda kendiliğinden bitiyor" kolaycılığı.
Bizler doğanın bize hazır sunduğu zenginlikleri "Nasıl olsa var" diyerek kendi hâline bırakmayı seviyoruz.
Ama doğada kendiliğinden yetişmesi başka, bunu planlı, verimli ve kaliteli bir tarımsal üretime dönüştürmek bambaşka bir şey.
Elin adamı sumak fidanını dikip hektarlarca alanda sistemli üretim yaparken, biz Toroslar’ın dik yamaçlarında doğanın insafına kalmış çalıları toplamayı tarım sanmışız.
Pazarı olan, Adana gibi bir gastronomi devinin gün boyu tükettiği bir ürünü dışarıdan getirtmek, en hafif tabiriyle elimizdeki serveti görmezden gelmektir.
Oysa Çukurova toprağı da güneşi de buna fazlasıyla uygun. Dağlarımızda çalı niyetine bakıp geçtiğimiz sumak, biraz ilgi, biraz bilinçli tarım ve doğru planlamayla hem Adana mutfağının ihtiyacını karşılar hem de bölge çiftçisine yep yeni bir gelir kapısı açar.
Toprağımızda yetişeni ithal etmek bizim ayıbımız olsun; ama gözümüzün önündeki bu değeri fark edip üretime dönüştürmek de bizim sorumluluğumuz.
Kendi dağımızın ekşisini dışarıdan satın almayı bırakıp, kendi toprağımızın bereketine sahip çıkma vakti geldi de geçiyor bile.
Çukurova Üniversitesi Ziraat Fakültesi bu konuda görüşü ve yaptığı bilimsel çalışma varsa paylaşılırsa seve seve onu da gündeme taşımaktan onur duyarız.
Sumak ekşi tadı ile ilgisizlik düşünmeyin. Çok güzel bir damak lezzeti.
