“İçinde utanmak kelimesi olmayan yeni bir lisan yarattılar. Oysa biz; denizlerin deniz, yağmurların yağmur, aşkların aşk, insanların insan olduğu masumiyet çağından geliyoruz.”
İlhan İrem’in bu sözünü ilk duyduğumda, yıllardır kapısını çalmadığım eski bir evin önünde buldum kendimi.
Kapının üzerinde tek bir kelime yazıyordu:
Utanmak.
Kapıyı açtım.
İçeride çocukluğum vardı.
Bir köşede, komşunun camını kırdığı için başını öne eğmiş bir çocuk oturuyordu. Elinde küçük bir taş vardı. Babası karşısında durmuş, kızmıyordu.
“Git,” diyordu sadece.
“Kapısını çal. Özür dile.”
Çocuk ağlayarak çıktı.
O gün öğrendim; utanmanın insanı küçültmediğini, aksine insanın içindeki insanı büyüttüğünü…
Sonra zaman geçti.
Şehirler büyüdü, binalar yükseldi, ekranlar çoğaldı. İnsanların birbirine bakmadan birbirleriyle konuştuğu bir dünya kuruldu.
Bir gün fark ettik ki, sözlüğümüzden bazı kelimeler sessizce silinmiş.
Ayıp yoktu.
Mahcubiyet yoktu.
Vicdan vardı ama sesi kısılmıştı.
Utanmak ise neredeyse tamamen unutulmuştu.
Bir adam başkasının hakkını yerken hiç utanmıyordu.
Bir başkası yalan söylerken gözünü bile kırpmıyordu.
Bir diğeri, insanların acısını seyredip telefonuna bakıyordu.
Çocuklar büyüklere bakıyor, büyükler ise çocuklardan saklamaya çalıştıkları hiçbir şey olmadığını sanıyordu.
Oysa çocuklar her şeyi görüyordu.Bir akşam, küçük bir kız babasına sordu:
“Baba, insanlar neden yaptıkları kötülüklerden utanmıyor?”
Babası sustu.
Çünkü verecek cevabı yoktu.Pencereye yürüdü.
Dışarıda yağmur yağıyordu.
Bir zamanlar yağmur yağınca insanlar pencereyi açar, toprağın kokusunu içeri alırdı.
Şimdi herkes yağmurun fotoğrafını çekiyordu.
Kız yeniden sordu:
“Baba, utanmak ne demek?”
Adamın gözleri doldu.
“Utanmak,” dedi, “başkasının canını acıttığında kendi canının da acımasıdır.”
Kız düşündü.
“Peki insanlar neden artık utanmıyor?”
Adam bu kez cevap vermedi.
Çünkü bazı soruların cevabı kelimelerde değil, insanın kendi aynasındadır.
Gece yarısı aynanın karşısına geçti.
Kendi yüzüne baktı.
Ve yıllar sonra ilk kez kendinden utandı.
Başkalarının yaptığı kötülüklerden değil…
Kendi sustuklarından.
Görüp de görmemiş gibi yaptıklarından.
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” dediği günlerden.
Bir insanın gözyaşını görüp yoluna devam ettiği anlardan.
İçinde biriken bütün sessizliklerden…
Sonra aynaya doğru eğildi ve fısıldadı:
“Belki de dünyanın ihtiyacı yeni bir dil değil.
Eski kelimelerimizi yeniden hatırlamak.”
Sevgi.
Merhamet.
Vicdan.
Vefa.
Aşk.
İnsanlık.
Utanmak.
Çünkü utanmak, insanın ayıbı değil; insan kalabilmesinin son işaretidir.
Belki bir gün yeniden yağmur yağdığında insanlar telefonlarını bırakır.
Denize baktıklarında sadece fotoğraf çekmez, denizi hisseder.
Birbirlerini sevdiklerinde hesap yapmaz.
Bir insanın kalbini kırdıklarında gece rahat uyuyamaz.
Ve bir çocuk babasına:
“Baba, utanmak ne demek?”
diye sorduğunda,
babası artık susmaz.
Elini çocuğunun başına koyar ve şöyle der:
“Utanmak evlat; İçimizde hâlâ insan olduğumuzu hatırlatan o küçük sestir.
Onu kaybetme.
Çünkü insan, önce utanmayı kaybeder. Sonra kendini.”
