REMZİ YILDIRIM
Köşe Yazarı
REMZİ YILDIRIM
 

TEPEBAĞ HÖYÜĞÜ EDEBİYATÇILARLA TANIŞTI

“Ben Tepebağ’ım… Adana’nın hafızasıyım. Bugün yine sesimi duyanlar geldi.” Ben Tepebağ’ım: Beni uzaktan görenler, yalnızca eski evlerden, taş duvarlardan, dar sokaklardan ibaret olduğumu sanabilir. Oysa ben bir şehrin hafızasıyım. Benden önce de insanlar vardı burada. Sevdiler, sevindiler, ağladılar. Çocuklarını büyüttüler. Akşamları kapılarının önüne oturup Adana’nın sıcak gecelerinde gökyüzüne baktılar. Sabah olduğunda hayat yeniden başladı.Ben bütün bunları gördüm. Çünkü ben Tepebağ’ım. Adana’nın yaşlanmayan hafızası.Yıllar geçti;Sokaklar değişti. İnsanlar değişti. Evlerin bazıları sustu, bazıları zamana yenildi. Taş duvarlar çatladı. Ahşap kapılar eskidi. Bir zamanlar çocuk sesleriyle çınlayan avlular sessizliğe teslim oldu.Ama ben unutmadım. Ben hiçbir şeyi unutmadım. Taşköprü’den gelen ayak seslerini de.Ramazanoğlu’nun izlerini de. Ulu Cami’nin gölgesinde edilen duaları da. Adana’nın eski konaklarında yakılan lambaları da. Bir şehrin doğuşunu, büyümesini, değişmesini de… Hepsini sakladım;Çünkü şehirler bazen kitaplara değil, taşlara yazar tarihini. Benim kitabım da taşlardan, ahşaptan, topraktan ve insanlardan oluşuyor.Derken bir gün; Sokaklarımda başka bir hareketlilik başladı.Bu kez gelenlerin ellerinde kazma, kürek yoktu.Onların ellerinde kalem vardı.Defter vardı. Fotoğraf makineleri vardı.En önemlisi de merak vardı.Çukurova Sanat Kurulu geliyordu.Tarih, sanat ve edebiyat insanları…Ben onları görünce biraz doğruldum. “Demek hâlâ beni merak edenler var” dedim içimden. Başlarında Bünyamin Deniz Kıraç vardı.Yanlarında akademisyenler, sanatçılar, edebiyatçılar, Adana sevdalıları. Mimar Murat Ulaş;O beni biliyordu.Benim hangi taşımın hangi hikâyeyi sakladığını, hangi sokağımın hangi zamana açıldığını anlatmaya başladı. Ben dinledim.Çünkü insanın kendi hikâyesini bir başkasının ağzından duyması ne garip bir duygudur bilir misiniz..? Sanki yıllardır kapalı duran bir sandığın kapağı açıldı.Murat Ulaş konuşurken ben de içimden şöyle dedim: “Anlat usta ” “Anlat ki unutulmayayım.” “Anlat ki şu gençler benim kim olduğumu bilsin.” “Anlat ki beni yalnızca eski bir mahalle sanmasınlar.” “Anlat ki taşlarımın altında bir şehir olduğunu görsünler.” Anlattı usta, Taşköprü’den başlayan yürüyüş, benim sokaklarıma kadar geldi. Tepebağ Höyüğü, Abidin Paşa,Ulu Cami, Yağ Cami, Eski Vilayet. Yaklaşık otuz yapının önünden geçtiler. Her kapının, her taşın, her yapının bir hikâyesi olduğunu öğrendiler. Ben de onları dinledim. O sırada bir şeyi fark ettim.Aralarında edebiyatçılar vardı. Ah! İşte onları görünce başka türlü sevindim. Çünkü ben edebiyatı severim. Benim sokaklarımın dili zaten şiirdir.Bir eski kapının gıcırtısı.Bir avludan yükselen çocuk sesi. Yaşlı bir konağın duvarındaki çatlak, Akşamüstü Taşköprü’ye vuran ışık. Seyhan’dan yükselen serinlik. Bunların hepsi birer cümledir benim için. Bir şair gelir, bir taş duvarı görür ve şiir yazar. Bir yazar gelir, eski bir konağın penceresine bakar ve romanının kahramanını orada bulur. Bir tarihçi gelir, toprağa bakar ve yüzyılların izini görür. Ben işte böyle bir yerim. Beni okumak için yalnızca göz yetmez. Biraz gönül gerekir. Bugün gelenler beni gördüler.Ama ben onları da gördüm.Onların yüzlerinde merak vardı.Sorularında heyecan,Fotoğraflarında benim bugünümü geleceğe taşıma isteği, Tepebağ’ın ortasında toplu fotoğraf çektirdiklerinde içimden bir ses yükseldi: “İşte şimdi tarihe bir fotoğraf daha düştü.” Belki yıllar sonra o fotoğrafa bakan başka insanlar olacak. “Bunlar kim..?” diye soracaklar. Sonra birileri diyecek ki: “Bunlar Adana’nın tarihine sahip çıkmak için Tepebağ’a gelmiş insanlardı.” İşte o zaman ben yine konuşacağım. Bünyamin Deniz Kıraç’ın sözlerini de duydum..! “Amacımız tarihi Adanamızın belleklerde yerini alması.” Ne güzel söz..! Benim yıllardır beklediğim şey tam da buydu. Bellek: Çünkü bir şehir önce hafızasını kaybeder. Sonra kimliğini. Sonra hikâyesini. En sonunda kendisini. Benim korkum da bu.Bir gün çocuklarım beni tanımazsa.Bir gün gençler benim sokaklarımdan geçerken “Burası neresi..?” diye sorarsa. Bir gün konaklarım yalnızca yıkılmayı bekleyen eski yapılar olarak görülürse..!İşte o zaman ben gerçekten yalnız kalırım.Bu yüzden Bünyamin Deniz Kıraç’ın gençler için söylediği sözleri çok önemsedim.Çocukların hafta sonları otobüslere bindirilerek tarihi Adana’nın konaklarının, müzelerinin ve önemli mekânlarının gezdirilmesi gerektiğini söyledi.Ben bu düşünceyi çok sevdim.Çünkü çocuklar beni tanırsa beni sever.Beni severse korur.Korursa ben yaşarım.Ben yaşarsam Adana’nın hafızası yaşar.Bir de gençler var ..Onlara söylemek istediğim çok şey var. Ey Adanalı genç..! Telefonunun ekranından dünyayı seyrediyorsun. New York’u biliyorsun. Paris’i biliyorsun. Roma’yı biliyorsun. Ama hemen yanı başındaki Tepebağ’ı biliyor musun? Taşköprü’nün kaç yaşında olduğunu merak ettin mi..? Ulu Cami’nin duvarlarına hiç dikkatlice baktın mı..? Eski bir Adana konağının kapısında durup “Burada kimler yaşadı..?” diye düşündün mü? Eğer düşünmediysen. Gel.Bir gün telefonunu cebine koy.Kulaklığını çıkar. Benim sokaklarıma gir.Yavaş yürü.Çünkü ben hızlı yürüyenlere kendimi anlatamam.Benim hikâyem ağır ağır okunur.Mimar Murat Ulaş’ın söylediği bir söz de kulağımda kaldı: “İnsan bilmediği şeyden zevk almaz, bildiği şeyden zevk alabilir.” Ne kadar doğru: Beni tanımayan, beni yalnızca eski taşlardan ibaret görür. Beni tanıyan ise her taşımda bir insan hikâyesi bulur.Bir penceremde bir anne görür.Bir kapımda eve dönen bir baba.Bir avlumda oynayan çocuklar.Bir sokakta gençliğini yaşayan bir delikanlı.Bir köşede şiir yazan bir şair.İşte o zaman Tepebağ başka bir şeye dönüşür.Bir mahalle olmaktan çıkar, bir romana dönüşür. Ben Tepebağ’ım: Bugün edebiyatçılarla tanıştım. Ama aslında yıllardır onları bekliyordum. Çünkü benim anlatacak çok hikâyem var.Yeter ki dinleyen olsun.Yeter ki yazan olsun.Yeter ki gençler gelsin.Yeter ki belediyeler, kültür kurumları, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları el ele versin.Benim yalnızca taşlarımı değil, hikâyelerimi de korusunlar.Çünkü restorasyon yalnızca duvarı onarmak değildir.Bir şehrin hafızasını onarmaktır.Akşam üzeri kalabalık dağıldı.Ayak sesleri yavaş yavaş uzaklaştı.Sokaklarım yeniden sessizliğe büründü.Ama bu kez yalnız değildim.Çünkü bugün beni görenlerin hafızasında bir parçam kalmıştı.Ben de onların bir parçasını kendime aldım. Gidenlerin ardından uzun uzun baktım.Sonra Taşköprü tarafına çevirdim yüzümü.Seyhan’ın üzerinden hafif bir rüzgâr geldi.Eski bir konağın penceresi usulca gıcırdadı. Ben gülümsedim.Ve kendi kendime şöyle dedim: “Bugün beni yazacak insanlar geldi.” Sonra sustum.Çünkü bazı hikâyelerin sonu yoktur. Benim hikâyemin de…Ben Tepebağ’ım Bugünüyüm. Eğer çocuklar beni öğrenirse, Yarınım.Tepebağ bizi çağırıyor. Tarihe yolculuk her zaman lazım.
Ekleme Tarihi: 15 Eylül 2026 -Salı

TEPEBAĞ HÖYÜĞÜ EDEBİYATÇILARLA TANIŞTI

“Ben Tepebağ’ım… Adana’nın hafızasıyım. Bugün yine sesimi duyanlar geldi.”

Ben Tepebağ’ım: Beni uzaktan görenler, yalnızca eski evlerden, taş duvarlardan, dar sokaklardan ibaret olduğumu sanabilir.

Oysa ben bir şehrin hafızasıyım. Benden önce de insanlar vardı burada. Sevdiler, sevindiler, ağladılar. Çocuklarını büyüttüler. Akşamları kapılarının önüne oturup Adana’nın sıcak gecelerinde gökyüzüne baktılar. Sabah olduğunda hayat yeniden başladı.Ben bütün bunları gördüm. Çünkü ben Tepebağ’ım. Adana’nın yaşlanmayan hafızası.Yıllar geçti;Sokaklar değişti. İnsanlar değişti. Evlerin bazıları sustu, bazıları zamana yenildi. Taş duvarlar çatladı. Ahşap kapılar eskidi. Bir zamanlar çocuk sesleriyle çınlayan avlular sessizliğe teslim oldu.Ama ben unutmadım. Ben hiçbir şeyi unutmadım. Taşköprü’den gelen ayak seslerini de.Ramazanoğlu’nun izlerini de. Ulu Cami’nin gölgesinde edilen duaları da. Adana’nın eski konaklarında yakılan lambaları da. Bir şehrin doğuşunu, büyümesini, değişmesini de…

Hepsini sakladım;Çünkü şehirler bazen kitaplara değil, taşlara yazar tarihini. Benim kitabım da taşlardan, ahşaptan, topraktan ve insanlardan oluşuyor.Derken bir gün; Sokaklarımda başka bir hareketlilik başladı.Bu kez gelenlerin ellerinde kazma, kürek yoktu.Onların ellerinde kalem vardı.Defter vardı. Fotoğraf makineleri vardı.En önemlisi de merak vardı.Çukurova Sanat Kurulu geliyordu.Tarih, sanat ve edebiyat insanları…Ben onları görünce biraz doğruldum.

“Demek hâlâ beni merak edenler var” dedim içimden. Başlarında Bünyamin Deniz Kıraç vardı.Yanlarında akademisyenler, sanatçılar, edebiyatçılar, Adana sevdalıları. Mimar Murat Ulaş;O beni biliyordu.Benim hangi taşımın hangi hikâyeyi sakladığını, hangi sokağımın hangi zamana açıldığını anlatmaya başladı. Ben dinledim.Çünkü insanın kendi hikâyesini bir başkasının ağzından duyması ne garip bir duygudur bilir misiniz..?

Sanki yıllardır kapalı duran bir sandığın kapağı açıldı.Murat Ulaş konuşurken ben de içimden şöyle dedim:

“Anlat usta ”

“Anlat ki unutulmayayım.”

“Anlat ki şu gençler benim kim olduğumu bilsin.”

“Anlat ki beni yalnızca eski bir mahalle sanmasınlar.”

“Anlat ki taşlarımın altında bir şehir olduğunu görsünler.”

Anlattı usta, Taşköprü’den başlayan yürüyüş, benim sokaklarıma kadar geldi.

Tepebağ Höyüğü, Abidin Paşa,Ulu Cami, Yağ Cami, Eski Vilayet.

Yaklaşık otuz yapının önünden geçtiler. Her kapının, her taşın, her yapının bir hikâyesi olduğunu öğrendiler. Ben de onları dinledim.

O sırada bir şeyi fark ettim.Aralarında edebiyatçılar vardı. Ah!

İşte onları görünce başka türlü sevindim.

Çünkü ben edebiyatı severim.

Benim sokaklarımın dili zaten şiirdir.Bir eski kapının gıcırtısı.Bir avludan yükselen çocuk sesi. Yaşlı bir konağın duvarındaki çatlak, Akşamüstü Taşköprü’ye vuran ışık. Seyhan’dan yükselen serinlik.

Bunların hepsi birer cümledir benim için. Bir şair gelir, bir taş duvarı görür ve şiir yazar.

Bir yazar gelir, eski bir konağın penceresine bakar ve romanının kahramanını orada bulur.

Bir tarihçi gelir, toprağa bakar ve yüzyılların izini görür. Ben işte böyle bir yerim.

Beni okumak için yalnızca göz yetmez. Biraz gönül gerekir.

Bugün gelenler beni gördüler.Ama ben onları da gördüm.Onların yüzlerinde merak vardı.Sorularında heyecan,Fotoğraflarında benim bugünümü geleceğe taşıma isteği,

Tepebağ’ın ortasında toplu fotoğraf çektirdiklerinde içimden bir ses yükseldi:

“İşte şimdi tarihe bir fotoğraf daha düştü.”

Belki yıllar sonra o fotoğrafa bakan başka insanlar olacak.

“Bunlar kim..?” diye soracaklar.

Sonra birileri diyecek ki:

“Bunlar Adana’nın tarihine sahip çıkmak için Tepebağ’a gelmiş insanlardı.” İşte o zaman ben yine konuşacağım.

Bünyamin Deniz Kıraç’ın sözlerini de duydum..!

“Amacımız tarihi Adanamızın belleklerde yerini alması.”

Ne güzel söz..!

Benim yıllardır beklediğim şey tam da buydu.

Bellek:

Çünkü bir şehir önce hafızasını kaybeder.

Sonra kimliğini. Sonra hikâyesini. En sonunda kendisini. Benim korkum da bu.Bir gün çocuklarım beni tanımazsa.Bir gün gençler benim sokaklarımdan geçerken “Burası neresi..?” diye sorarsa.

Bir gün konaklarım yalnızca yıkılmayı bekleyen eski yapılar olarak görülürse..!İşte o zaman ben gerçekten yalnız kalırım.Bu yüzden Bünyamin Deniz Kıraç’ın gençler için söylediği sözleri çok önemsedim.Çocukların hafta sonları otobüslere bindirilerek tarihi Adana’nın konaklarının, müzelerinin ve önemli mekânlarının gezdirilmesi gerektiğini söyledi.Ben bu düşünceyi çok sevdim.Çünkü çocuklar beni tanırsa beni sever.Beni severse korur.Korursa ben yaşarım.Ben yaşarsam Adana’nın hafızası yaşar.Bir de gençler var ..Onlara söylemek istediğim çok şey var.

Ey Adanalı genç..!

Telefonunun ekranından dünyayı seyrediyorsun. New York’u biliyorsun. Paris’i biliyorsun.

Roma’yı biliyorsun. Ama hemen yanı başındaki Tepebağ’ı biliyor musun?

Taşköprü’nün kaç yaşında olduğunu merak ettin mi..?

Ulu Cami’nin duvarlarına hiç dikkatlice baktın mı..?

Eski bir Adana konağının kapısında durup “Burada kimler yaşadı..?” diye düşündün mü?

Eğer düşünmediysen. Gel.Bir gün telefonunu cebine koy.Kulaklığını çıkar. Benim sokaklarıma gir.Yavaş yürü.Çünkü ben hızlı yürüyenlere kendimi anlatamam.Benim hikâyem ağır ağır okunur.Mimar Murat Ulaş’ın söylediği bir söz de kulağımda kaldı:

“İnsan bilmediği şeyden zevk almaz, bildiği şeyden zevk alabilir.”

Ne kadar doğru:

Beni tanımayan, beni yalnızca eski taşlardan ibaret görür. Beni tanıyan ise her taşımda bir insan hikâyesi bulur.Bir penceremde bir anne görür.Bir kapımda eve dönen bir baba.Bir avlumda oynayan çocuklar.Bir sokakta gençliğini yaşayan bir delikanlı.Bir köşede şiir yazan bir şair.İşte o zaman Tepebağ başka bir şeye dönüşür.Bir mahalle olmaktan çıkar, bir romana dönüşür.

Ben Tepebağ’ım:

Bugün edebiyatçılarla tanıştım. Ama aslında yıllardır onları bekliyordum. Çünkü benim anlatacak çok hikâyem var.Yeter ki dinleyen olsun.Yeter ki yazan olsun.Yeter ki gençler gelsin.Yeter ki belediyeler, kültür kurumları, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları el ele versin.Benim yalnızca taşlarımı değil, hikâyelerimi de korusunlar.Çünkü restorasyon yalnızca duvarı onarmak değildir.Bir şehrin hafızasını onarmaktır.Akşam üzeri kalabalık dağıldı.Ayak sesleri yavaş yavaş uzaklaştı.Sokaklarım yeniden sessizliğe büründü.Ama bu kez yalnız değildim.Çünkü bugün beni görenlerin hafızasında bir parçam kalmıştı.Ben de onların bir parçasını kendime aldım. Gidenlerin ardından uzun uzun baktım.Sonra Taşköprü tarafına çevirdim yüzümü.Seyhan’ın üzerinden hafif bir rüzgâr geldi.Eski bir konağın penceresi usulca gıcırdadı.

Ben gülümsedim.Ve kendi kendime şöyle dedim:

“Bugün beni yazacak insanlar geldi.”

Sonra sustum.Çünkü bazı hikâyelerin sonu yoktur. Benim hikâyemin de…Ben Tepebağ’ım Bugünüyüm. Eğer çocuklar beni öğrenirse, Yarınım.Tepebağ bizi çağırıyor. Tarihe yolculuk her zaman lazım.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve cukurovapress.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.